Karadeniz’in dağlarında, Orta Anadolu’nun bozkırında, Akdeniz’in, Ege’nin yaylalarında, zeytinliklerinde, Marmara’nın ovasında, bayırında dağ taş, orman, su, toprak bilumum canlı hayatı ve de insanoğlu aynı zulmü yaşıyor. Yaşam haklarını savunacak, kamu çıkarını özel sermayeye yeğ tutacak bir yönetimsizliğin olanca yıkıcılığını hissederek, feryat ederek, slogan atarak, pankart taşıyarak, direnerek adalet isteğini duyurmaya çalışıyor.
Öyle büyük bir yıkım ve tahribat söz konusu ve öyle bir kuşatma var ki, Sivas’tan Çanakkale’ye, Rize’den Muğla’ya, Tokat’tan Aydın’a aynı feryat yükseliyor.
“Ormanıma, suyuma, toprağıma, canlı hayatına dokunma”…
Ancak, dağı taşı delen bu çığlıklar, devlet dediğimiz mekanizmanın duvarına çarpıp dönüyor. Ancak Ege’nin, Karadeniz’in Orta Anadolu’nun feryadını ne yasama ne yürütme ne yargı duyuyor.
Üreticinin derdini kendi derdi bilen, suyuna, toprağına, ormanına sahip çıkan, bu mücadeleyi yürütenlere destek verenleri baskı altına almaya çalışan iktidar çevrelerine, yarattıkları Türkiye manzarasını merak ediyorlarsa gece değil, gündüz uçak yolculuğu ile bir uçtan öbür uca memleketi gezip dolaşmalarını tavsiye ederim. Tablo vahim ötesidir.
Karşımızda duran delik deşik edilmiş bir coğrafyadır. Dağları traşlanmış, ovaları bereketsizleşmiş, ormanları yok olmuş, dereleri zehirlenmiş, toprağı kirlenmiş, ateşin yanmadığı, dumanın tütmediği köylerden ibaret bir ülke göreceklerdir.
Vahşi madenciliğin bize ve gelecek kuşaklara bıraktığı miras sadece zehirdir. Ülkenin madenlerinin ekonomiye kazandırılmasına kimse itiraz etmez ama mesele, yaşam hakkının ortadan kaldırılması pahasına bütün bir düzenin özel şirketlerin lehine işletilmesidir.
Doğaya değen nobran elin, bitmek tükenmek bilmeyen kâr hırsıyla, karşısında toplumsal muhalefet de bırakılmadığı için müthiş bir özgüven içinde her yeri tahrip etmesine tanıklık ediyoruz biz.
Zaten veriler, bize acı tabloyu izah ediyor. 1923’ten 2002’ye kadar geçen 80 yılda Türkiye genelinde toplam 1186 maden ruhsatı verilirken, sadece 2008-2023 yılları arasında yani 15 yıl gibi kısa bir sürede verilen madencilik ruhsatlarının 386 bine ulaşması, buna karşın madencilik sektörünün GSYH içindeki payının önemli bir değişiklik göstermemesi bunun kanıtı.
Oysa tek bir zeytin ağacına bile gözümüz gibi bakmalıyız. Sular zehir değil hayat taşımalı, toprak zehir kusmamalı, bereket fışkırmalı. Bu bereket, refah, istihdam, ihracat olup ülkenin bütün sathına yayılmalı; bir avuç zümrenin elinde toplanmamalı.
Muğla Milas’ta 6 köy için alınan acele kamulaştırma sürecine itiraz eden ve tutuklanan Esra Işık da, Umut Sen’li Başaran Aksu da Bağımsız Maden İş’li Doğukan Akan da her canlı için yaşamı, adil bölüşümü savunuyor.
Yani vazgeçilmesi mümkün olmayan hakları…
Hal böyle iken en küçük bir itirazı, eleştiriyi cezalandırma yoluna gitmek, anayasal hakların kullanımını engellemek, toplumsal muhalefet alanını daraltmak, ülkeyi siyasetsizleştirmek kime nasıl bir fayda sağlayacaktır?