Bu yıl, doğadaki coşku kelimenin gerçek anlamıyla muhteşem. Uzun yıllardır mevsiminde yağmayan kardan, yağmurdan şikayet ederken, yağmur dualarına çıkarken bu yıl olağanüstü denilecek türden bir yağış bereketi yaşanıyor.


Sizler de mutlaka denk gelmişsinizdir. Suyu unutmuş, kurumuş dere ve ırmak yatakları coştukça coştu, hatta yeni su kaynakları, şelaleler ortaya çıktı. Yüzde yüz doluluk oranlarına ulaşan birçok barajda kapaklar açılmak durumunda kaldı. Sadece Türkiye’de değil dünyada da benzer durumlar sözkonusu; çünkü Arabistan çöllerine bile yağmurlar yağıyor artık.
Ancak kar ve yağmur nedeniyle oluşan seller, pek çok yerde ekili alanları ve bağ bahçeleri de su içinde bıraktı; köprüler yıkıldı, heyelanlar oldu, yollar yarıldı. Doğadaki bu bereket, hepimizi mutlu etti kuşkusuz. Ama kimi yerlerde oluşan seller yüzünden ev ve işyerleri sular altında kaldı. Maddi hasar büyük… Hala da belirli bölgelerde aşırı yağışlara karşı halk uyarılmış durumda.
Doğal afetler kaçınılmaz. Yangınlar, seller, depremler, kasırgalar, çığlar olacak. Doğanın kendi iç dengesini sağlayan olaylar bunlar. Bizim sıkıntısını çektiğimiz konu, sayısız kere deneyimlediğimiz, acı kayıplar yaşadığımız, büyük maddi hasarlara uğradığımız halde bunların hiçbirisinden ders çıkarmayıp aynı hataları tekrar tekrar yinelememiz; bilimi, mühendisliği yadsıyıp doğayla inatlaşmaya devam etmemiz.
Samsun’un Havza ilçesinde ve Tokat’ta gördüğümüz iki tablo gerçekten ibret verici. Havza’da aslında taşkının sebebi, aşırı yağış değil. Evet, önceki yıllara göre düşen yağış miktarının fazla olduğunu kabul etmek gerekir; ama taşkın, yanlış şehirleşme ve ilçe içinden geçen derenin ıslah adı altında bir tünele hapsedilmesi.
Ancak Türkiye gibi suyun yarattığı medeniyetten yoksun kalmış toplumlarda görülür olsa gerek, doğanın eko sistemi için mutlaka açık akması gereken ırmağın betonlarla daracık kanallara alınması, sonra da üzerinin kapatılıp, dükkan kondurulması. Havza’da su coşmuş halde gelirken şehir içinde birden daraltılmış kanal ve köprüyü aşarak, şehir içinde taşkına yol açıyor.
Tokat’ta gördüğümüz manzara ise bambaşka bir acayiplik içeriyor. Yeşilırmak’tan kaynaklı taşkın olmaması için şehir içindeki köprü yıkılıyor; o da yetmiyor; kamyonlarla taş toprak taşınıp yığma yapılarak güya şehirde bir felaketin önüne geçilmek isteniyor.

Böyle bir afet hazırlığı dünyanın neresinde görülmüştür. Hangi mühendislik kitabında yazıyor, hangi şehirleşme anlayışında yeralıyor, hangi medeniyette köprü yıkarak sel önleniyor.

Allah billah aşkına söyleyin!!!!!

Şimdi Havza’da halk “zararımız karşılansın” diye feveran ediyor. Bölgenin milletvekilleri güya halkın yanında olduğunu göstermek için mecliste önergeler veriyor, Havza’nın afet bölgesi ilan edilmesini istiyor.
Kimse bir felakete uğramış halkın çaresizce ortada bırakılmasını istemez ancak bu yapılırken kente karşı suç işleyenlerden, dere yatağına imar hakkı veren yerel yöneticilerden de hesap sorulmasını bekliyoruz.
Halkın ümüğü sıkılarak, sefilleşmesi pahasına toplanan vergilerin yerli yerinde kullanılmasını istemek gerekmiyor mu? Neden planlama yapılmadığını veya yapılan planlara uyulmadığını, siyasetçilerin, bürokrasinin, şirketlerin kesesi dolsun diye gerçekleştirilen özel imar uygulamalarını şimdi değilse ne zaman sorgulayacağız.
Şimdi sel geldi, sürüklediğini aldı götürdü, vereceği zararı verdi. Siyasetçiler gidip halka “sizin yanınızdayız” yalanını savuracak. Mecliste önergeler verecek, kabul edilirse sonuçsuz komisyon toplantıları yapılacak. Medya birkaç gün konuyu tartışacak, sonra unutulup gidecek. Yargı nasıl olsa hesap sormayacak.
Devran böyle dönüp duracak.


Ders, sen öğrenene kadar devam edecek.