Antalya'da düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu'nda söz alan ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, “Orta Doğu'da işe yarayan tek şey, güçlü liderlik rejimleri oldu: ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar. Demokrasi pelerini giyen, insan hakları adına üzerine gidilen ülkeler ise başarısız oldu" dedi ve tartışmalara neden oldu.

Göreve başladığı günden beri adeta bir sömürge valisi gibi faaliyet gösteren Barrack, daha önceki konuşmalarında da Türkiye’ye Osmanlı milletler sistemini layık görmüştü. Osmanlı’yı farklı dini grupların merkezi sistemde barış içinde bir arada yaşamasını sağlayan başarılı bir model olarak övmüştü. Bunun anlamı oldukça açıktı: “Neo Osmanlıcı siyaset gerek size…”
Barrack böyle konuşunca “bir arpa boyu yol alamamak” deyimini ister istemez hatırladık. Çünkü, başta ABD olmak üzere batılı ülkelerin her biri, demokrasi konusunda yetersiz, isteksiz gördükleri, demokrasiyi geliştirecek iç dinamikleri barındırmadıkları gerekçesiyle bölgeye demokrasi ihracı yapmak istemişlerdi.
Fas'tan Pakistan'a kadar olan "Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika" olarak da anılan geniş bir coğrafyada 22 ülkenin sınırları değişecek, ulus devletler parçalanacak, demokratik yapılar oluşturulacak, böylece Ortadoğu, demokrasi, özgürlükler bağlamında batılı ülkelerle uyumlu bir hale gelecekti. Sivil toplumculuk, kültürel çoğulculuk güçlenecek, rejimler değişecek, Ilımlı İslam anlayışı gelişecekti. Bu fikrin savunucuları, laiklik deneyiminden dolayı İslam dünyası için Türkiye’yi de rol model gösteriyorlardı.
Proje tıkır tıkır işletildi. 2003 yılında Irak’a müdahale ve Saddam Hüseyin’in alaşağı edilmesiyle başlayan süreç, Fas, Tunus, Cezayir, Sudan, Somali vs ülkelerle devam etti ve en son Suriye’de Baas iktidarına son verildi. Şimdi de İran’daki rejimin devrilmesi için ABD ve İsrail, bütün güçlerini bölgeye yığdı.
Bu süreçte, Türkiye’de liberaller, sivil toplumculuğu, çok kültürcülüğü öne çıkaran kimi sol çevreler, ABD ve İsrail’in aslında bölge kaynaklarının yağma ve talan edilmesini amaçlayan ve demokrasi ile de pek bir ilgisi bulunmayan projesini alkışlayıp durdular.
Ahmet İnsel’den Neşe Düzel’e, Ufuk Uras’tan Nilüfer Göle’ye, Altan kardeşlerden Can Paker’e epeyce bir akademisyen, gazeteci, edebiyatçı çevre ve bazı siyasi partiler hem Türkiye de dahil olmak üzere bölge için Jakoben yönetimlerden yakınıyor hem de batılı ülkelerin bölgeye yönelik müdahalelerinin demokratikleşme hamleleri olduğu propagandasını yapıyorlardı. Herhalde bu tarihin en büyük ironilerinden biriydi.
Uzun yıllar boyunca Irak’tan Fas, Tunus, Cezayir’e, Somali’den Suriye’ye bütün bir bölge kan banyosu yaptı, rejimler değişti ama uzun kin, nefret, düşmanlık duyguları derinleştirildi; iç savaşlarda etnik ve dinsel gruplar birbirini kırdı. Bu kaotik ortamda Ortadoğu’nun tarihi eserleri de dahil olmak üzere bütün kaynakları küresel şirketlerin ve batılı ülkelerin yağma edilmesiyle sonuçlandı.

Gelinen nokta bölge ülkeleri açısından aşağılayıcıdır. Gerçekte hiçbir demokrasi amacı gütmeyen, sadece sömürünün artmasına vesile olan, etnik ve dinsel grupların birbirini kırmasına yol açan dış müdahaleleri alkışlayan, medet uman başta liberaller olmak üzere tüm siyasi çevreler açısından da tam bir hayal kırıklığıdır.