Mutlak butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığı makamına yeniden gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun Salı günü yaptığı konuşma herkes için şaşırtıcı oldu. Partisinin “Yurtta sulh, cihanda sulh” ifadesinde vücut bulan geleneksel politikasını adeta çöpe atan laflar etti. Dinleyenler, kürsüde konuşanın Erdoğan mı Kılıçdaroğlu mu olduğunu anlayamadı.

Ezber bozan o konuşmada Kılıçdaroğlu, şöyle diyordu:
“Türkiye çok önemli bir coğrafyada. Bakın, dünya dengeleri değişiyor derken Çin’e bakın, Amerika’ya bakın, İngiltere’ye bakın. Ortadoğu politikalarına bakın, Osmanlı’nın topraklarına bakın, o coğrafyada yaşayan insanlara bakın; Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada yeniden ama yeniden kendi kişiliğini korumak ve geliştirmek zorundadır. Biz dünyanın önemli, sayılı ülkelerinden biri olmak zorundayız. Küçülerek değil büyüyerek gitmek zorundayız.”
Oysa CHP’nin geleneksel politikasında sınır ötesi operasyonlara karışmamak, emperyal düşüncelere kapılmamak, Arap dünyasının kendi arasındaki çatışmalarında taraf olmamak gibi bir dış politika anlayışı vardı. Yeni anladık ki, bu politika terk edilmiş.

Meğerse, yeni Osmanlıcı hülyalar, uzun süredir gelişmeleri evinde izleyen Kılıçdaroğlu’nu da sarıp sarmalamış; o da “Kudüs fatihi”, hayalleri kurmaya başlamış da haberimiz yokmuş. Öğrendik, iyi oldu; bilmemiz hayırlı oldu. Ve bu bir iki cümle, tüm taşları yerine oturttu.

Bilindiği üzere ABD'nin Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel temsilcisi olan bir-iki hafta önce de görev sahası genişletilerek Irak’tan da sorumlu hale getirilen Tom Barrack'ın Ortadoğu’nun şartlarının demokratik yönetimlere cevaz vermediğini söyleyip merhametli, müşfik monarşilere geçişi tavsiye etmişti. Ayrıca birçok konuşmasında da Türkiye için en ideal sistemin “Osmanlı milletler sistemi” olduğunu duyurmuştu.
Üstelik bu iddialarını, resmi toplantılarda herkesin gözünün içine baka baka söyledi de kimseden itiraz gelmedi. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Türk, Kürt, Arap ittifakı”ndan bahsedip duruyor.

Öncelikle ABD’nin bölge dizaynına yönelik planlarının AKP’nin Yeni Osmanlıcı rüyalarıyla çakıştığı tespitini yapalım. Bu uyumdan dolayıdır ki, hep birlikte Suriye’ye müdahale ettiler; şimdi de İran’a saldırılıyor. Türkiye, tarafını açıkça belirtmese de İran’ın etkisinin kırılmasından gayet memnun ve bölgede doğan Sünni dolunayının da bir parçası.
DEM’e fiili olarak kayyum atanan Öcalan üzerinden Kürt siyasetinin büyük kısmı bu siyasete entegre edildi. Ama bu entegrasyon planı, Kürt hareketi içinde de 3 ayrı yapı ortaya çıkardı.
Aleviler, Osmanlı milletler sistemi içerisinde yerinin olmadığını, herhangi bir statülerinin bulunmadığını, yurttaş sayılamayacaklarını öteden beri bilirler; dolayısıyla bu Yeni Osmanlıcı siyasetin dışında kaldılar ve bundan sonra da kalmayı tercih ederler.
Mevcut Siyasal İslamcı iktidara ontolojik olarak karşı oldukları malum olduğundan laiklik konusunda daha fazla endişelere sahipler ve Yeni Osmanlıcı bir düzen içerinde var olmalarının güçlüklerinin farkındadırlar. Dolayısıyla kategorik olarak Yeni Osmanlıcı siyasete direnebilecek tek güç neredeyse bir Aleviler kalmıştı, "Terörsüz Türkiye" süreciyle Kürtler üçe bölününce sıra Alevilere gelecekti elbette ki. İktidar, Alevileri doğrudan hedef alamazdı; şimdi Kılıçdaroğlu ile hem bu topluluk arasında parçalanma yaratıldı hem de en azından bir kısım Aleviler, Kılıçdaroğlu ile birlikte Yeni Osmanlıcı siyasete entegre edilmiş oldu.
Bu, Türkiye’nin artık yeni bir rotaya girdiğinin işaretidir.
Hesap bir yerlerde şaşmaz ise hoş geldin “merhametli monarşi”, “hoş geldin Osmanlı milletler sistemi”…