Türkiye bir deprem ülkesi ve depreme karşı atılması gereken ilk adım bu gerçeğin akıl ve bilimin ışığında kabul edilmesi ve olası bir felakete karşı can ve mal kayıplarını asgariye indirecek 'tedbir'lerin topyekun bir seferberlikle alınmasıdır. Ancak felaketten ders çıkarılmadığını/
Depremleri doğa üstü güçlerin yaptığına dair cahil inanışı siyasal versiyonların eklenmesiyle çeşitlenerek sürdürülüyor mesela. Bizim en büyük felaketimiz, bilim insanlarının çok açıkça reddetmesine rağmen depremin, İstanbul'a gelen ABD Savaş Gemisi HAARP tarafından tetiklendiğine dair düşüncenin sağ çevrelerde bu denli itibar görmesi yaşanan felaketleri/toplumsal olayları doğa üstü güçlere veya dış mihraklara bağlama alışkanlığı.
Doğal afetleri ilahi uyarı sayan anlayış hep olageldi. 1999 İzmit depreminde '7.4 yetmedi mi?' yazılı pankartları anımsanacaktır. O tarihte Allah'ın günahkar kullarına gazap yağdırdığına inanan cahil güruh şimdi ise 'kader planı' söylemiyle yönetim beceriksizliklerinin üzerini örtmeye çalışıyor.
Öyle riyakar bir din anlayışı hakim ki, 1999 depremini kendilerine göre 'dinsiz' kesimlere ceza gibi gören zihniyet, 2023 yılında ise işbaşında İslamcı bir yöneticinin olmasından hareketle felaketi Allahın kader planına bağlayarak söylemi yumuşatıyor. Gecekondu üniversitelerin birinde görev yapan fizik profesörü Ali İhsan Göker'in 'Deprem veya binalar öldürmez, Allah öldürür. O da eceli geleni. Depremde ölenler aynı anda Mars'ta bile olsalar yine öleceklerdi' demesi gelecek için yeterince iç karartıcıdır.
İktidar sahiplerini sorumluluktan kurtaran bu anlayışın en çarpıcı örneği, hastanede yatan bir depremzedenin, kendisini ziyaret eden Cumhurbaşkanı'na 'devlete yük olduk' diyerek adeta enkaz altında kaldığı için kendini suçlu hissedecek kadar yurttaşlık bilincinden yoksunluğunu gösteren zavallı halidir. İdarecilerin arayıp da bulamayacağı insan tipidir bu. Böylece, kifayetsizlikler, liyakatsizlikler, yıkıma yol açan hatalar, kentleşme politikaları, kentsel rantların gaspı vs 'kader, fıtrat' söylemleriyle görünmezleşir.
Dini inancı veya menfaat ilişkileri ya da bir yönetim stratejisinin gereği olarak akademisyeninden sivil toplum örgütlerine, kontrol altına alınmış medyadan iktidar sahiplerine kadar her yere sirayet eden bu çarpık anlayışın, enkaz yerine kurtarma ekibinden önce mobil mescit göndermesi insanı şaşırtmaz. Enkaz altında binlerce insan sağ iken sela okutmayı akıl etmek de… Aynı anda 'şahadete vardılar' söyleminin tedavüle sokularak ölenlere şehitlik mertebesi dağıtılması da…
Şehitlik payesinin dinbazların elinde böylesine ucuzlatıldığı bir dönem yaşadık mı? Hayır…
Din istismarcılığının en rahatsız edici olanı ise dini anlamından uzaklaşarak Ülkücü ve İslamcıların elinde siyasi bir slogana dönüşmüş olan tekbirin, sağ kurtulanların enkazdan çıkarılışı sırasında koro halinde söylenmesi. Bu zamana kadar böyle bir garabet görülmedi. 'Allah büyüktür' anlamına gelen 'Allahü Ekber' haykırışı, Türkiye'nin siyasal ve toplumsal tarihinde ne yazık ki dinci şiddeti çağrıştıran dolayısıyla hafızalarda negatif içeriğe sahip bir slogandır ve duyanı irkiltmektedir. Bugün, radikal İslami gruplar, tekbir getirerek kafa kesmektedir ve Çorum, Maraş, Sivas gibi toplu kırımların yaşandığı kentlerde ülkücülerin bu sloganla kalabalıkları tahrik edip kışkırttığı hiç unutulmamıştır. Dolayısıyla başta Aleviler olmak üzere demokrat çevrelerin göç etmek zorunda bırakıldığı Maraş'ta, Hatay'da, enkazdan sağ çıkan birinin bu sesi duyduğunda yaşadığı şokun etkisiyle korkunç bir hissiyata kapılması, irkilmesi, 'İŞİD'in mi eline düştüm' demesi kaçınılmazdır.
Sınır tanımayan bu din istismarcılığı karşısında insan düşünmeden, sormadan edemiyor. İktidar, arama kurtarma ekiplerinden önce 'tekbir timleri' mi oluşturdu?
Tedbiri alamayan tekbire mi sığınıyor?