1989 yılındaki yerel seçimlerde ANAP’a büyük bir hezimet yaşatan dönemin SHP’si, 1994 yılına gelindiğinde ANAP’ın akıbetine uğramıştı. Birçok belediyeyi kaybetmiş, dahası İstanbul ve Ankara belediyeleri, Cumhuriyet ile kavgalı Milli Görüş geleneğinin partisi Refah Partisi’nin eline geçmişti.

İstanbul İBB’de patlak veren İSKİ skandalı, öyle bir etki yaratmıştı ki, bugünün ölçüleriyle bakıldığında leblebi çekirdek parası sayılmayacak bir yolsuzluk, bütün bir siyasal haritayı değiştirmişti. Oysa, İSKİ Genel Müdürü’nün yolsuzluğuna konu olan miktar, bugün herhangi bir resmi kurumda veya belediyede bir çaycının yaptıkları yanında dahi anlamsız kalır.

SHP kaybetmişti çünkü toplum her ne kadar ANAP’ın uyguladığı liberal politikalarla yolsuzluklara, ANAP’ın papatyalarına, Özal’ın prenseslerinin maharetlerine aşina olsa bile yadırgayan bir tutum içindeydi; ama günümüzde yolsuzluk yasalarla da ahlaken de çok normalleşti.
Belediye başkanları gözaltına alınıyor; gerekçe olarak yolsuzluk yaptıkları ileri sürülüyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, efkar-ı umumiye bu yolsuzluk iddialarına inanmıyor ve çok fazlasıyla siyasi buluyor. Haksız da değiller. Çünkü sadece muhalefet partili belediyelerin yolsuzluk yaptıklarını ileri sürmek, iktidar partisinden olanlara hiç dokunmamak hukuka güveni sıfırladı.
Herhangi bir belediyeyi kast ederek söylemiyorum; iktidarıyla muhalefetiyle yozlaşmanın, çürümenin en fazla yaşandığı kurumların başında belediyelerin geldiğini de unutmamak gerekiyor.
Çünkü yerel yönetimler, özellikle neoliberal politikaların uygulanması sürecinde devasa bütçeleri, dağıttıkları ihaleler, bürokratik bariyerleri aşmak üzere hızlı ve keyfi kararlar verilmesini kolaylaştıracak şirketleriyle merkezi iktidarın karşısında yeni bir güç merkezi oldu.
Bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) 2026 yılı bütçesi 440 milyar liradır ve bu rakamla birkaç bakanlığın bütçesinden daha fazladır. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesi 200 milyar, İzmir BB’nin 2026 bütçesi 110 milyar liradır.
Dolayısıyla belediyeler bugün sadece hizmet üreten yerler değil, siyasetçilerin ve bu partilere yakın kişi, kurum ve kuruluşların finanse edildiği merkezler haline geldi. Bunun en tipik göstergelerinden biri Meclisin yıllar içinde etkisizleşerek milletvekilliğinin anlamsız hale gelmesi, eskiden milletvekili seçilme arzusu çok güçlü iken bu tercihin artık belediye başkanlığına kaymasıdır. Yıllar öncesinde milletvekili seçilmek daha rağbet gören bir tercihti ancak şimdi milletvekilleri belediye başkanı seçilmek için ölümüne mücadele etmektedir.

Belediyelerde kıyasıya rekabetin yaşandığı komisyonların ilk sırasında imar komisyonun gelmesi tesadüf değildir. Bütün meclis üyeleri imar komisyonuna, belediye encümenine girmek için yarışır. Özellikle kentsel dönüşüm kaynaklı imar hareketleri, bizim akıl mantık sınırlarımızı zorlayacak bir rant düzeninin kurulmasına neden olmuştur ve herkes bu ranttan pay kapmak için siyasi makamlarını korumak, siyasi gücün kaybedilmesini engellemek için de kaynak, kadro dağıtmak gibi yollara başvurmaktadır.

Nüfusuna bakılmaksızın ister büyük ister küçük bir belediye olsun, bir kez imar komisyonuna giren, encümen üyesi olanın artık yedi ceddine yetecek ekonomik gücü oluşur, onun artık sırtı yere gelmez. İstisnalar da Türkiye’deki bu düzeni bozmaz.

Örneğin CHP’de il ve ilçe başkanları parti tüzüğüne göre belediye başkanlarının önündedir; ancak gerçekte il ve ilçeyi, dolayısıyla partiyi yöneten belediye başkanlarıdır. Belediye başkanlarının parti teşkilatları üzerinde kurdukları vesayet, böyle bir vesayettir. Çünkü, para musluğunu açıp kapayacak olan başkanlardır.

Dolayısıyla iş dünyası, bürokrasi, siyaset kurumu arasında simbiyotik bir ilişki sözkonusudur ve biri olmadığında diğerlerinin varlıklarını devam ettirmesi mümkün değildir.

Zaten yaşamanın artık eziyet haline geldiği kentlerin çarpıklıkları da bu sacayağının ürünüdür ve kokuşmuşluktan, çürümüşlükten azade belediye bulmak da imkansızlık derecesinde zordur.