Yaşadığımız son deprem felaketinden sonra en çok tekrarlanan sözlerden biri 'depremden ders çıkarmak'...
Gerçekten de depremlerden, özellikle Türkiye'de günümüze kadar yaşanmış depremlerin en büyüğü olan ve 35 bini aşkın insanı yaşamından eden son depremlerden sonra yapmamız gereken bu...
Ama bu nasıl yapılacak?
***
Bu soruyu soruyoruz, çünkü şimdiye kadar yaşanan depremlerden yeterince ders aldığımızı söyleyemiyoruz...
Gerçi hemen her depremden önce ya da sonra depremlere yol açan ya da açabilecek nedenlerle ilgili raporlar hazırlanıyor, göstermelik de olsa bazı kişiler yargıya sevk ediliyor, deprem uzmanları tarafından yapılması gerekenler konusunda TV ekranlarında ders niteliğinde öğütler veriliyor...
Ama bütün bunlara karşın aynı hatalar yapılmaya, aynı acılar yaşanmaya devam ediliyor.
***
Bir topluma bu kadar ders verilir de, siyasetçisinden belediye başkanına, müteahhidinden derme çatma malzemelerle kaçak bina inşa edip başını sokacak bir ev yapanına kadar o toplumun büyük bir bölümü neden bu derslere kulaklarını tıkar?...
Bunca gerçek ortaya koyulmuşken neden toplumu yönetenler ve onları seçenlerin geniş bir bölümü 'Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur' misali hep aynı davranışları tekrarlar?..
Bizce kendimize sormamız gereken soru bu.
***
Doğal olarak bu sorunun cevabını bir köşe yazısında bulmaya çalışacak değiliz...
Çünkü konu, üzerine ciltlerle kitap yazılsa yine de yetmeyecek kadar geniş...
Ancak işe cevaplanması daha kolay olan şu soruyu sorarak başlayabiliriz:
Toplumumuzu, depremlerden ders çıkararak ülkemizde yaşananlar kadar şiddetli depremlerden çok az sayıda binanın yıkımı ve çok az sayıda insanın kaybıyla çıkan ülkelerden farklı kılan özellikler nelerdir?..
Örneğin Japonya'dan...
***
Bu örneği seçmemizin nedeni, Japonya'nın, geçmişinin ülkemizle kıyaslamak açısından uygun özellikler taşıması...
O da Osmanlı İmparatorluğu gibi geleneksel yapıları korumayı tek amaç edindiği için uzun süre kapılarını dünyadaki gelişmelere kapatmaya çalışmış...
Ve 'sanayi devrimini ıskalamış' bir ülke.
***
Ancak iki ülke yönetimleri arasındaki benzerlik bir noktada sona ermiş...
Osmanlı devletinde ülkeyi modernleştirmek isteyen yöneticiler tarafından 1876 yılında oluşturulan Meşruti Meclis iki yıl sonra 'yukarıdan' bir darbeyle dağıtılır ve bu girişimin önderi Mithat Paşa, padişah II. Abdülhamid tarafından sürgün edildiği Fizan'da boğdurulurken...
Japonya, 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında hüküm süren imparator Meiji'nin başını çektiği bir dönüşüm programıyla sosyal yapısını, ekonomisini, askeri kurumlarını hızla modernleştirmeye ve dünyaya bilimin ışığında bakmaya yönelmiş...
O nedenle bu imparatorun hüküm sürdüğü dönem, 'Aydınlanmış Yönetim Dönemi' olarak adlandırılmış.
***
Meiji döneminin en önemli özelliği, bizzat imparator tarafından 1868'de ilan edilen beş maddelik bir programın uygulanması olmuş...
Bu programın ilkeleri arasında Müzakere Meclisleri adı altında toplum kesimleri örgütlenmesi, modern sanayi kuruluşları oluşturularak istihdamdaki sınıf kısıtlamalarının iptal edilmesi, mevcut örf ve adetlerin doğa yasaları ile çelişmesi durumunda doğa yasalarına öncelik verilmesi ve yönetiminin temellerini güçlendirmek için uluslararası bir bilgi araştırma kampanyasının başlatılması gibi maddeler var...
Dahası, bu ilkeler, kağıt üzerine yazılmakla kalmamış, bunların uygulanması amacıyla bizzat yönetim tarafından 'hummalı' bir faaliyet yürütülmüş.
(Devam edecek)