Devletin “Terörsüz Türkiye”, Kürt hareketinin de “cumhuriyetin demokratikleştirilmesi” şeklinde takdim ettiği sürecin üzerinde İdris-i Bitlisi’nin ruhu dolaşıyor. Osmanlı-Safevi çatışmasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Safevi etkisinin kırılması için Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasında sağlanan anlaşma sonucunda Kürt beyliklerinin Osmanlıya entegre edilmesi modeli, günümüzde de Kürt sorununun çözümünde referans alınabiliyor.
Cami avlusunda buluşma, Sünnilik ekseninde ümmet kardeşliği, din kardeşliği vurgularıyla yürütülen sürece rızalık üretimini amaçlayan bu modelleme, kangrenleşmiş bir sorunu çözerken yeni düşmanlıklar üretme potansiyelini taşıyor. Oysa Alevi aydınları bildirgesi adıyla kamuoyuna yapılan açıklamada belirtildiği gibi 16. Yüzyılın değil günümüzün çağdaş evrensel değerleri, demokratik hak ve özgürlükler esas alınsa kalıcı bir barış da sağlanmış olacak.
Öcalan’ın görüşme notlarında yeralan ve aslında Siyasal İslamcı iktidarın da “Yeni Osmanlılık” hülyalarıyla çakışan Yavuz- İdrisi Bitlisi ittifakı, Aleviler açısından toplumsal bir travmayı çağrıştırdığı gibi günümüze dair de bir kaygıyı güncellemektedir. Bugünkü mezhepsel yarılmanın kökleri, sözü edilen bu ittifaka dayanır. Çünkü, Türkiye, Suriye, Irak, İran ekseninde yaşanan gelişmeler endişelerin yersiz olmadığını gösteriyor. AKP ve Öcalan çizgisi, Türkiye’yi din temelli bir ümmet kardeşliği ile İran’a karşı konumlandırma çabası içerisinde. Nitekim, son notlarda Öcalan’ın İran’la ilgili söyledikleri gelecekte neler olabileceğine dair kuvvetli işaretler vermektedir.
Alevilerin bu kaygısının yeterince anlaşılmadığını DEM’in Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın ifadeleriyle öğrenmiş olduk. Sözleri, Alevilerin çekincelerinde ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Çünkü Bakırhan, kaygının dile getirilmesini “süreci sabote etmek” şeklinde nitelendirip bildirgeyi kriminalleştirirken Öcalan’ın böyle bir ifadesinin olmadığını söyledi.
53 imzalı Alevi aydınlar bildirgesinde imzası olup bir zamanlar DEM’de milletvekili seçilenler için söylediği “Sokaktan toplayıp getirdik” sözü yakışıksız, üstenci, kibirli bir dil olduğu için haklı olarak infiale yol açtı. “Talihsiz açıklama” sözü hafif kalır; çiğ, ayıp, çirkin sözcükleri belki bir nebze durumu izah edebilir.
DEM ve Öcalan, Yavuz- Bitlisi ittifakına dair cümle kurulmadığını ifade etse de açıklamalar, genel kamuoyunda pek de inandırıcı bulunmamış gözüküyor. Çünkü, Öcalan, Sünnilik eksenli Türk-Kürt ittifakını Yavuz-Bitlisi üzerinden modellemeyi pek çok kez yaptı. Öcalan’ın yazdığı kitapları okuyanlar, PKK’nin fesih kongresine gönderdiği mesajlara, kamuoyuna sızan İmralı tutanaklarına, 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mektuba, örgüte yakın yayın organlarında yazılanlara bakanlar bu referansla çok sık karşılaşacaklardır.
Öcalan, ısrarlı ve istikrarlı biçimde bu tezi savunuyor. Dolayısıyla “son tutanaklarda bu ittifaka gönderme yapılmamıştır” ifadesi yerli yerine oturmuyor; inandırıcı olmuyor.
Öcalan’ın “Demokratik İslam ise Medine vesikası’nın ruhuna dönmektir O sözleşme farklı inançların halkların ve kültürlerin öz iradesiyle baskısız bir arada yaşama sözleşmesidir” şeklindeki beyanatları, düzenlenen Demokratik İslam kongreleri, Siyasal İslamcı iktidarın alanını genişleten pratikleri, bize hareketin reel sosyalizmin çöküşünden sonra ilerlediği rotayı gösteriyor.
Türkiye’de AKP’nin, hegemonyasını inşa etmesinde, Suriye’nin radikal cihatçı HTŞ yönetimine geçmesinde Kürt siyasetinin oynadığı rol, kritik süreçlerde sergilediği pratik pratik artık bilinmektedir. Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne bu kadar sert tepki gösterilmesinin nedeni de aslında budur.
Dolayısıyla tevile gerek yoktur. Bütün olan bitenler kamuoyunun gözü önünde cereyan etmektedir.