Ülke yeni bir siyasi seçim atmosferine girdiği net olarak görünüyor. İktidara yakın gazeteci dostlarımız da artık 2027 yılının belli dönemlerini işaret ediyor. Biz de siyasetçi olsaydık seçimlere kadar ne vaat ederek oyları alırdık dedik.
Siyasetçi olsaydım, ilk işim vatandaşa pembe tablolar çizmek olmazdı.
“Ekonomi şahlanacak”, “enflasyon düşecek”, “herkes zenginleşecek” gibi yıllardır duyduğumuz genel cümleler yerine, doğrudan insanların hayatına dokunan sorunlara çözüm önerileriyle çıkardım vatandaşın karşısına.
Ve açıkça söylerdim: Bu ülkede yıllardır biriken mağduriyetleri görmezden gelmeyeceğim.
Önce emekliden başlardım.
En az 7.200 prim günü bulunan emeklilere özel aylık artışı getirirdim. Yıllarca prim ödeyen, çalışma hayatının yükünü taşıyan insanların bugün geçinememesini kabul etmezdim.
Memur ve işçilerin geçmişte yaşadığı gelir kayıplarını da gündeme alırdım. 2003 yılı Kasım ayındaki memur ve işçi maaşlarının döviz karşılıklarını esas alarak, kazanılmış haklarda oluştuğunu düşündüğüm kayıpları telafi edecek özel bir ücret düzenlemesi hazırlardım.
Emeklilikte yaş konusunu ele alır, 2002 Mayıs ayından önce işe başlayanlar için yeni bir EYT düzenlemesi getirirdim. Staj ve çıraklık sürelerinin emeklilik hesabında değerlendirilmesini sağlardım. 1999 sonrasında yapılan düzenlemelerin yarattığı mağduriyetleri ve Anayasa Mahkemesi kararları etrafındaki tartışmaları yeniden değerlendirerek, 2002 Mayıs ayından önce işe başlayanlar için yeni bir EYT düzenlemesi hazırlardım.
Sözleşmelilerin memuriyete geçiş sorununu çözer, eski Bağ-Kur kapsamındaki hizmet kayıpları için faizsiz hizmet ihyası imkânı sağlardım. Esnafın vergi ve prim borçlarında kapsamlı yapılandırma yapar, kasa ve stok affı getirirdim.
Kepenk kapatan esnafa “sabret” demek kolaydır. Asıl marifet, o kepengin yeniden açılmasını sağlamaktır.
Gençlere geldiğimizde ise başka bir tablo var. Gençlerin devlete borçlu olarak değil, devlete güvenerek geleceğe hazırlanmasını isterdim. Başvurduğu halde dört ay içinde yurda yerleştirilemeyen üniversite öğrencilerine aylık 10 bin lira kira desteği sağlardım. KYK kredi ve burslarını yüzde 100 artırır, öğrenci kredilerine yapılandırma getirirdim.
Aile politikam da farklı olurdu. En az üç çocuğu bulunan ailelere yüzde 3 gelir vergisi indirimi, sonraki her çocuk için ayrıca yüzde 1 ilave indirim getirirdim.
65 yaş üzerindeki vatandaşların elektrik ve doğalgaz faturalarında yüzde 50 indirim yapardım. Engelli ve muhtaç vatandaşların enerji giderlerini ise devlet desteği kapsamına alırdım.
Şehit ve gaziler konusunda ise “sosyal devlet” sözünü lafta bırakmazdım.
Köyleri ise yalnızca seçimden seçime hatırlamazdım. Eski köy statüsündeki mahalleler ile halen köy statüsünde bulunan yerleşimlerde, köyde ikamet edenlerden bir bekçi ve bir ziraat teknisyeninin Hazine tarafından maaşı karşılanmak üzere sözleşmeli olarak istihdam edilmesini sağlardım. Böylece hem köyün güvenliğine hem de tarımsal üretimine doğrudan destek verirdim.
Bütün bunları söylerken bir şeyi de özellikle belirtirdim: Devletin görevi yalnızca vergi toplamak değildir. Devlet gerektiğinde vatandaşının yükünü de paylaşmalıdır.
Bugün emekli “geçinemiyorum”, çalışan “alım gücüm düştü”, genç “barınamıyorum”, çiftçi “borçluyum”, esnaf “iş yapamıyorum” diyorsa, siyasetçinin görevi vatandaşa sabır tavsiye etmek değil, çözüm üretmektir.
Bütün bunların bir maliyeti olduğunu biliyorum.
İşte asıl mesele burada.
“Bunları vereceğim” demek kolaydır. “Kaynağı nereden bulacaksın?” sorusuna cevap vermek siyasettir.
Ben siyasetçi olsaydım her vaadin karşısına maliyetini ve kaynağını koyardım. Çünkü vatandaş artık sadece vaat değil, güven ve hesap verebilirlik istiyor.
Benim siyaset anlayışımın özeti önce insan, önce emek, önce adalet olurdu,
Ve sözüm de net olarak hayal satmayacağım. Yapamayacağımı vaat etmeyeceğim. Ama verdiğim sözün de arkasında duracağım olurdu.