22 Mart Dünya Su Günü olarak kutlanıyor.

Birleşmiş Milletler, 1993 yılında hem dünyanın büyüyen su krizine dikkatleri çekmek hem de içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda adımlar atılmasını sağlamak amacıyla 22 Mart'ı Dünya Su Günü kabul etti.

Bu doğrultuda Dünya Su Konseyi de her üç yılda bir toplanıyor. Zira, Aral gibi Urmiye gibi dünyanın çok önemli su alanları kuruyor, yer altı suları kirleniyor ve azalıyor; temiz suya erişim çok büyük bir sorun haline geliyor.

20-30 yıl önce 50 metreden çıkan su günümüzde en az 250-300 metre derine inildiğinde bulunabiliyor; yağış rejimlerindeki değişikliğe bağlı olarak nehir debileri de düşüyor.

Bugün 1 milyarın üzerindeki bir nüfus içilebilir suyu bulamıyor.

Şahsen, çocukluğumda büyüklerimden dinlediğim kehanet niteliğindeki anlatımlar sanki bugünü ifade eder gibidir. Şöyle derlerdi:

'Su kıtlığı öyle bir artacakmış ki, bir yerde çil çil altınlar yığılı olacakmış ama insanlar altına bakmadan su arayacaklarmış'

Oldukça distopik bir dünyanın anlatımı gibi gelebilir ama bu kehanetin günümüzde doğru çıkıyor olması insanı irkiltiyor.

Susuzluk, göçleri tetikliyor, kavimler, hayatta kalabilmek için toplu halde bir yerden başka bir yere gitmek durumunda kalıyor. Yaşamın kaynağı su olduğundan, suyun çekildiği yerde hayat da çekiliyor, salgın hastalıklar, göçmenlik sorunları, çatışmalar, açlık, sefalet ortaya çıkıyor.

Hal böyle olunca yaşam hakkının zorunlu bir parçası olarak düşünüldüğünden su hakkının temel insan hakları arasında sayılması yönündeki çalışmalar da artmış görünüyor.

Son günlerde özellikle büyük şehirlerde damacana veya ambalajlı su fiyatlarına yapılan zamların, temiz içme suyuna erişimi gün geçtikçe zorlaştırması su hakkı tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Çünkü, İstanbul'da damacana fiyatlarına son olarak yüzde 25 zam yapıldı, 19 litrelik damacanalar 25 liradan satılmaya başlanırken, Ankara'da ise 30 liraya kadar çıktı. Bu durumda kullanma değil sadece içme suyu için ödenecek bedel, bütçe içerisinde ciddi bir toplam oluşturmaya başladı ki, Sağlıklı Su Derneği Başkanı Orhan Korkusuz, 4 kişilik bir ailenin 154 damacana su tükettiğini, yıllık içme suyu maliyetinin 4 bin liranın üzerinde olduğunu açıklıyor.

Böylece ülkede parası olan, damacana veya ambalajlı su kullanırken, fakir kesim içilebilir suya erişemiyor. Yani alt gelir grupları, fakirler ya da yükselen döviz kuru ve fiyatlar nedeniyle satın alma gücü düşen orta sınıf artık musluk suyuna yöneliyor. Nitekim suya zam geldikçe musluk suyunun arıtılarak kullanılmasına imkan veren arıtma cihazlarına olan talep artıyor ayrıca arabası olan yakın yerlerde akan çeşmelere koşuyor.

Eskiden şehirlerde çeşmeler olurdu. Bu dünyadan göçmüş bir yakının adına veya ulu bir kişiye hürmet niyetiyle sokaklara çeşme yapılır, gelip geçenin içmesi sağlanırdı. Öyle ki, bu topraklarda bir sebil kültürü vardı. Ancak hem suyun azalması ama daha çok özel şirketlere kazançlı bir iş yaratmak için Anadolu şehirlerinde sebiller birer birer kapatılıyor. Aynı şekilde su hizmetleri daha önce genellikle kamu tarafından yürütülürken eğitim, sağlık gibi fazlasıyla ticarileştirildiği için kaynak sularının işletme hakkını alan firmaların elinde akaryakıt fiyatlarıyla yarışır hale getirildi. Günümüzde, damacana veya ambalajlı su satan firmaların elde ettiği yüksek kazançlarla su sektörü en fazla büyüyen sektörler arasına girmiş durumda.

Oysa su yaşamsaldır, hayatın devamı için zorunludur. Tıpkı eğitim, sağlık, barınma gibi kamucu bir anlayışla değerlendirilmesi, ticarileştirilmemesi gerekir. Son yıllarda düzenlenen su hakkı kampanyaları da zorunlu ve temel bir ihtiyaç olduğu düşüncesinden hareketle herkesin sağlıklı suya erişim hakkı olduğunu savunuyor ve bunu devletlere kabul ettirmeye çalışıyor.

...