Birkaç gün önce ilginç bir haber yayınlandı… Devlet eski bakanlarından Ufuk Söylemez, pandemi sürecinde takibe düşen borçlu sayısındaki artışa bağlı olarak reddi miras davalarında da dikkat çekici bir yükselme görüldüğünü söylüyordu. Kendisi reddi miras davalarının yüzde 10'lardan yüzde 85'lere çıktığını belirtiyordu ki, bu bilgi, avukatların gözlem ve bilgileriyle de desteklendi. Bazı yorumlarda bu rakamın 2010'lu yıllarda yüzde 50'ler seviyesinde olduğu ifade ediliyor.
Söylemez'e göre Türk aile yapısına ve geleneksel kültürüne hayli ters bu durum, toplumun acınacak bir zavallılık içine düştüğünün kanıtı…
Reddi miras, bu dünyadan göçmüş aile fertlerinin geriye bıraktığı mirasın varisleri tarafından reddedilmesi için gerçekleştirilen hukuki işlemi ifade ediyor. Eğer, ölen kişi mirastan çok borç bırakmışsa varisler, reddi miras yoluyla bu borçlardan kurtuluyor.
Başka hiçbir veriye bakmaksızın tek başına bu rakam bile Türkiye'de küçük bir azınlık dışında kalan toplumun uçurumun dibinde can çekiştiği anlamına geliyor. Öyle bir fecaat ki bu, ölen aile fertlerinden ev kalmıyor, araba kalmıyor, altın, süs, ziynet eşyası, satılacak birkaç bakır parça kalmıyor; çarpık sistemin perişan hale getirip tükettiği insanların borç yükü kalıyor. Aile bireyleri, ölümün acısını unutup borçları nasıl hal yoluna koyacaklarının derdine düşüyorlar, ağır borç yükü altında ezim ezim eziliyorlar ve en sonunda 'reddi miras' diyorlar.
Bu, tıpkı zenginlikte olduğu gibi yoksulluğun nesilden nesile, babadan oğula, anadan kıza geçmesidir. En temel ihtiyaçların dahi karşılanamadığı, çocukların sağlıklı gıdaya erişemediği, gelişim bozuklukları yaşadığı, protein yetersizliğinden dolayı öğrenme güçlüğü çektiği ve erişkin birey olduğunda kronik rahatsızlıklarla boğuştuğu, sağlık ve sosyal güvenlik imkanlarından mahrum kaldığı, faturaların ödenemediği sefil, huzursuz bir hayat… Aynı zamanda ayrımcılığa uğrayan belirli etnik, dini, kültürel grupların kategorik olarak da yoksullaştırıldığı ayrıntılarını içeren adaletsiz, çarpık düzen…
Derin Yoksulluk Ağı'nın kurucusu Hacer Foggo, Dünya Bankası verilerine dayanarak Türkiye'de 3.2 milyon yeni yoksul olduğunu ve 2020 yılından itibaren sayının giderek arttığını söylüyor ki, bu da pandeminin eşitsizlikleri artırdığı anlamına geliyor. İşin garip tarafı, İnsani Gelişim Raporu'nun yoksulluk verileri 2014 yılından beri bilinmiyor.
Ancak Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü'nün 2020 yılı faaliyet raporu, yoksullaşmanın korkunç boyutlarını gözler önüne seriyor. 2019 yılında 3 milyon 282 bin 975 hane sosyal yardımlardan faydalanırken, bu sayı 2020'de 6 milyon 630 bin haneye yükseliyor, böylece bir yılda devletten yardım alan hane sayısına 3 milyon 347 bin yeni aile ekleniyor. Sosyal yardım alan hane sayısı 2018'de 3 milyon 495 bin, 2017 yılında ise 3 milyon 201 bin idi. Bir hane en az 4 kişiden ibaret kabul edildiğinde bu yaklaşık 12-13 milyon insanın yardımlara muhtaç olduğu anlamına geliyor.
Hal böyle iken yoksulluğu yok etmek yerine yoksulluk verilerini gizlemek bir iktidar etme biçimine dönüşüyor ve sorunu görünmez kılmak başarıdan sayılıyor. Örneğin iktidar, daha fazla yardım yapmayı başarı gibi takdim ediyor. Oysa, yoksulluğun bu denli yaygınlaşması uygulanan politikaların ürettiği sonuçtan başka bir şey değil; dolayısıyla bu ağır tablonun sebebi de iktidar olacaktır.
Ne var ki, dini gerekçelerin arkasına sığınılarak yoksulluğun yönetilebilir hale getirildiği de aşikar… 'Zenginlik ve fakirlik Allah'tandır' gibi dini telkinlerle adaletsizliklerin perdelenmeye çalışıldığı geleneksel anlayışlar olsa bile açlık da yoksulluk da kader değil.
Yoksulluk, iktidarların politik tercihlerinin eseri…