Zaman zaman sosyal medyada veya tarih sayfalarında gerçeklik algımızı ters yüz eden bazı fotoğraflar görürüz. Afganistan, Pakistan, İran gibi ülkelere ait bu fotoğraflara, sözkonusu ülkelerin modern geçmişlerini sanki bir rüya aleminde izler gibi bakakalırız. Bakımlı saçları, ütülü gömlekleri pantolonları, mini etekleriyle, şapkaları, zarif topuklu ayakkabılarıyla kadınlar, sanki tarih öncesinden bize el sallar gibidirler. İç geçiririz, kahroluruz ama en fazla inanmakla inanmamak arasında gidip geliriz.
Sahi o kadınlar kimlerdi? Nereye gitmişlerdi şimdi?


Sorularımızın cevabını yine kendimiz veririz. Hepsi, arkaik bir din düşüncesinin kurbanı olarak tarihin tozlu sayfalarında kaldı diye düşünürken bir ürperti hissederiz. Acaba Türkiye’de de ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel hayatın içinde var olan kadınlar, bir karanlığın içinde kaybolup gider mi diye sorarız.


Dehşete düşüren andır o, kaçmak isteriz, gördüğümüz tehlike karşısında korkarız, “hayır olmaz” deriz. Tıpkı küçükken yaptığımız gibi sığınacağımız bir liman, altına gireceğimiz bir yorgan buluruz ve “Türkiye’nin Cumhuriyet mazisi, geçirdiği süreçler kadınların karanlığa gömülmesine izin vermez” diye kendimizi teselli ederiz.
Oysa çok alamet belirmiştir. Bir toplu iğnenin ucu kadar olan karanlık, zaman içinde büyüyüp kadınları tam da kör kuyuların içinde bırakmıştır. Artık çıkış en azından bir nesil için imkansızdır, sonrasını ise Allah bilir.


Türkiye’de artık varoluşsal bir sorun var; o da laiklik kaynaklıdır ve tehlikenin odağında kadınlar bulunmaktadır. Bu artık besbelli… Karma eğitimi delme girişimleri, tarikat ve cemaatleri okullara sokma, kadın-erkek eşitliğini esas alan medeni kanunu ortadan kaldırma hamleleri, başörtüsünü neredeyse zorunluluğa dönüştüren devlet destekli mahalle baskıları artık göstermektedir ki, Türkiye Afganistanlaşma, Pakistanlaşma yolunda koşar adım ilerlemektedir.


Artık sıralamakta zorlanacağımız pek çok örnek, laiklik açısından açılmış çok gedik var. Sonuncusu da Konya Meram Devlet Hastanesi’nde görevli Hasan Hüseyin Uysal adlı doktorun göz muayenesi için gelen genç kadını, kıyafetinden dolayı muayene etmemesidir.


Dil, din, ırk, cinsiyet, fakir-zengin, ideoloji vs aklınıza gelebilecek her farklılık karşısında meslek kurallarına uyacağını, hastalara hizmet sunacağını öğütleyen Hipokrat yeminini çiğneyen bu doktor, genç kadını “teşhircilikle” suçluyor. Üstelik, bu etik dışı, nefret suçu kapsamına giren davranışını “hasta seçme hakkıyla” açıklamaya çalışıyor. Hastanın "Siz bu hastanede kimin nasıl giyindiğine nasıl karışırsınız?" demesi üzerine "Hasta seçiyorum. Teşhircileri muayene etmiyorum. Çıkın, sizi muayene etmiyorum" dediği ve ardından kadının ağlama sesleri duyuluyor.


Tartışma anları sosyal medyaya düşünce anlıyoruz ki, doktor Konya İHH İnsanî Yardım Vakfı’nın Konya şubesi başkanlığını yapmış. Zaten bu bağlantı doktorun nasıl bir zihniyete sahip olduğu hakkında yeterince fikir veriyor. Dahası da var. Sokak hayvanlarının öldürülmesini istiyor, 13 yaşındaki bir kız çocuğunun evlendirilebileceğini söylüyor.


Uysal, hasta seçme hakkından bahsediyorsa yarın bir başka doktor da “benim inancımdan olmayanlara sağlık hizmeti vermiyorum” derse ne olacaktır? Nitekim, Uysal’ın davranışını onaylayan “nur yüzlü doktor ağbimizi kutluyor, tüm doktorlardan bu tavrı bekliyoruz” “cennetin mübarek olsun” diyerek bu ilkel zihniyeti alkışlayan zümrenin varlığı yeterince sorunlu olduğu gibi başka meslek gruplarınca da örnek alınma olasılığı vardır. Nitekim, bir taksi şoförü de “bu akıma” katılacağını belirtmek üzere “Ben de çıplak yolcu almayacağım” paylaşımı yaptı.


Uzun lafın kısası; doktor Uysal, herkese ayrımsız, eşit şekilde sunması gereken bir kamu hizmetini, kıyafetini beğenmediği bir genç kadından esirgiyor. Buna hakkı yok…
Önce Hipokrat yemini karşısına çıkar. Sonra Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yeralan laiklik ilkesi, herkesin kamu hizmetlerinden eşit şekilde yararlanmasını öngören tüm anayasa ve yasa maddelerine de uymaz bu tutum…


Vicdani, insani değerler de bu doktoru mahkum eder…