Dünyadaki köklü değişim sürecinin milenyumla birlikte gerçekleştiği malum. BM verilerine göre, dünyada, 2000'li yıllarda kent nüfusu ilk defa kırsal nüfusun üzerine çıktı. Türkiye'nin kır-kent nüfusundaki değişim ise küresel seyre göre çok daha önce gerçekleşmişti.
İlk nüfus sayımının yapıldığı 1927 yılında toplam nüfusun yüzde 76'sı kırsalda yaşamaktaydı; bu oran üç aşağı beş yukarı 1950'li yıllara kadar pek değişmedi. Ancak 1950 yılından sonra başlayan kırdan kente göçle birlikte köy nüfusu giderek azaldı ve ilk defa 1985 yılında kentsel nüfus kırsal nüfusu geçti. Bu değişim 2000'li yıllarda hızlandı. Örneğin, toplam nüfus içindeki kırsal nüfus oranı 2012 yılında yüzde 23'e düştü, 2021 yılında ise belde ve köylerde yaşayanların oranı yüzde 6.8'e kadar geriledi.
Bu tablo, tarım sektöründeki bir dizi yanlış politikanın sonucu.
Ne yazık ki, çok yanlış bir şekilde tarım bizde geriliğin sembolü olarak kabul edilirken, sanayiye ise olumlu anlamlar yüklenir ve gelişmişlik göstergesi sayılır. Dünyadaki sanayi devlerinin aynı zamanda, tarımı çok gelişmiş ülkeler olduğu gerçeği ise genellikle unutulur.
Son 20 yılda hızlanan tarımı tasfiye planlarının Türkiye'yi nereye getirdiği artık çok açık. Erken Cumhuriyet döneminde kendi kendine yeterliliği esas alan anlayış terk edildi ve bir ülke maruldan mercimeğe, buğdaydan yağa kadar her şeyi ithal eder oldu. Özellikle AKP döneminde yani 2000'li yıllardan sonra yaşanan dönüşümle üretimden tamamen koptu, girdi maliyetlerindeki artışa rağmen ürünü para etmeyen, desteklenmeyen, bütçeye yük gibi görülen çiftçi geçim sıkıntısına düşünce tarlasını ekmemeye başladı ve göç etmek durumunda kaldığı kentlerde vasıfsız işgücü oldu.
Yeni teknolojilerin ve üretim biçimlerinin devreye girdiği bu dönemde yeni trendlere uygun nitelikli işgücü yetiştirilmesi de başarılamayınca, ekonomik ve sosyal sorunların habercisi sayılabilecek bir üniversiteli genç işsizler ordusu oluştu.
Türkiye'yi bir uçtan öbür uca gezdiğinizde verimli tarım arazilerinin ekilemediğine tanıklık eder ve derin derin iç çekersiniz ancak. Bomboş arazilerden sonra inşaat odaklı büyüme ile nefes alamaz hale getirilen betona gömülmüş kentlerde kol gezen açlık ve sefaleti görmek de bir o kadar kahredici olur. Ama iktidar bunca sıkıntıdan hiç ders almış gibi görünmüyor. Son örneğine Muğla Milas'ta rastladığımız gibi asırlık zeytin ağaçlarını kestiriyor, tarım alanlarının ortasına çirkinlik abidesi TOKİ konutlarını dikiyor, ormanları yapılaşmaya açıyor.
Oysa, bu üretimsizlik, ekonomik kriz, artan gıda fiyatları, yoksulluk, pahalılık koşullarında dar gelirlilerin sağlıklı ve yeterli gıdaya erişimi her zamankinden daha büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor. Sosyal medyada paylaşılan etiketlerde gördüğümüz rakamlar, gerçekten de herkesi bunaltıp huzursuz ediyor. Bu ülke, lahananın dörde bölünüp satılacağını, çeyreği için 10 lira isteneceğini hayal edemezdi. Bir karnabaharın 75 liraya satıldığı görülmüş işitilmiş değildir. Taş arasına tohumu düşse yetişecek ayçiçeğinin ekilemez hale geleceğini birileri söylese şaka denilip geçilirdi. Et ve sütün basbayağı zenginlik alameti sayılacağı ifade edilseydi, söyleyene deli muamelesi yapılır, bir demet maydanoza 10 lirayı saymak akılsızlık kabul edilirdi.
Ama can yakıcı çırılçıplak gerçek bu…
Öyle bir gerçek ki, iki yıldır kırmızı et istatistikleri açıklanmıyor ve neredeyse devlet sırrı muamelesi görüyor.
Hal böyle olunca halk çarşıya pazara çıkmaya korkuyor, manava markete gitmiyor ki nefsi, ayvayı narı, nohudu peyniri çekmesin…
Geçenlerde sosyal medyaya düşen bir mesaj çok ilginçti. Mizahın gücünü gösteren bir paylaşımdı ama insanın gözünden ince ince yaşlar akıtacak kadar trajikti. Şöyle yazmış kullanıcı:
'Marketlerde müze havası yok mu? Çok acayip. İnsanlar eserin önünde duruyor, düşünüyor, geri çekilip biraz uzaktan bakıyor, sonra yaklaşıp eser hakkındaki açıklamayı bir daha okuyor… Uzaklaşıp esere son kez bakarak 'vay be' diyor. '
Evet, ülkece bir markete girdiğimizde cam korunaklı arkeolojik eserlerin sergilendiği bir müzede gibi hissediyoruz. Herşeye o kadar uzağız ki; feleğini şaşırmış vaziyette 'vay be' deyip gerisin geri çıkıyoruz.