Kimi seyahat şirketleri yolculuk dergileri çıkarıyorlar. Bunların belli başlılarına ulaşabiliyorum uzun bir süredir: Yolculuk (Kamil Koç), Yol boyunca (Varan), Travel (Ulusoy), Gezgin (Nilüfer), Metro (Metro Turizm), Sky Life (THY) gibi örneğin. Bunların tiryakisi oldum. Bunlar hem turizmde, hem de kültürel alanda önemli işleve sahipler. Üstelik yazınsal değere de, aktüel öneme de sahipler. Bu dergilerde yok yok! Kitap tanıtımları, kentlerin doğa -tarih-kültür varlıkları, Türk ve dünya mutfağı gibi ne ararsanız var. Kısaca hem dünyayı geziyor, hem dünyanızı varsıllaştırıyorsunuz. Emek verenlerini ve şirket yönetimlerini yürekten kutluyorum.
***
Geçtiğimiz yıllarda Kamil Koç firması, yol-yolcu-yolculuk temalı bir şiir antolojisi bile yayınlamıştı. Bunu da edinmiştim. Bir de yol hikayeleri olabilse diyorum. Bunu şunun için söylüyorum: Bu hikayeler yolcular tarafından yazılmış olsunlar ki, böylelikle seyahatlerinin bomboş-bir seyir olarak kalmamasını istiyorum. Bir örnekleme olarak, unutamadığım bir iki yolculuğumu da aktarmak istiyorum. Bu dergide Feyza Hepçilingirler öğretmenimin yazılarının tiryakisi olmuştum. Hatta SiyahBeyaz Gazetesi yazıları da usumdadır hala…
***
Seyahatlerimden bazıları-
Bükreş seyahatini uçakla yapmıştım. 80 kişilik pervaneli bir uçaktı. Eşim ilk kez biniyordu ve her an düşecekmişiz korkusu yaşadı yol boyunca….(1976)
Paris seyahatimizi de THY ile yaptık. 360 kişilik bir uçaktı. 2,5 saatlik yolculukta Yugoslavya üzerinde korkulu dakikalar yaşattı bize: Türbülansa girmiştik. Eşim boncuk boncuk gözyaşı döküyordu. Hani karanlığa ıslık çalmak var ya, aynen o pozisyondaydık. Paris'e indiğimizde Orly havaalanı ve önündeki ünlü Concorde uçağı büyülemişti beni. Sheraton otelinde konakladık. 5 günlük gezinin maliyeti yaklaşık 7 bin 500 lira idi. Şimdi nerde o günler! (1977)
***
İki de tren yolculuğum var. Uşak'a giderken posta treni usandırmıştı beni. Askerlik için Manisa'ya giderken de yataklı vagona binmiştim. Bu kez sevdim o yolculuğu. Tren uykudayken beşik gibi sallanıyordu raylar üzerinde; tıkı tık tık tak, tak tik tik yaparak...
Amerikan-İngiliz filmlerinde çift katlı otobüsler ilginç gelirdi ve sorardım kendime: Bunlara binebilecek miyim, diye. Bırakın şehir içini, artık yurdun her yerine giden bunlardan pek çok otobüs var yollarımızda... Bursa Yalova ve Mudanya'ya giderken vapuru yeğlerdim her zaman. Onların yeri de bambaşka. Gönül telimi titreten yolculukların şehriydi bu üç kent...
***
Nerden Nereye? Yola gidene yolcu, bu sürece de yolculuk denir. Ne zaman bu iki sözcüğü duysam ya da görsem yollar çağrışır bende. O zaman da eski yollar çağrışır belleğimde: Kıvrım kıvrım, iniş yokuş; stabilize taşlı ve iki aracın birbirine yol vererek geçebildiği yollar...
Zonguldak'a ilk gidişimi anımsıyorum: Kaptıkaçtı bir araçtı. 16 kişilik falandı. İne çıka Beycuma'ya vardık, yokuşlardan sonra. Motoru homurdana homurdana yaylayı geçti, yokuşlardan aşağı indi. İlk bina Amelebirliği Hastanesiydi görünen; Gaca'dan inerken. Tren garında ilk kez tren görüyordum. Fevkani Köprüsünün orda indirdiler bizi. Bu arada ana caddeden geçen kömür yüklü vagonları, vapuru, sürmeli gözlü maden işçilerini de görmüştüm…
Bu ilk yolculuğumdu. Yolcuların hiçbirini tanımıyordum. Benim aklım bademciklerimdeydi. Çünkü ameliyat olacaktım. Dr. İsmail Susmuşoğlu, ameliyathane kapısında karşıladı bizi: 'Baba beni kesecekler' diye bağırdığımı hatırlıyorum. Bayılmışım o saat. Çenelerimin mengeneyle açıldığından başka bir şey anımsamıyorum şimdi bile. Ayıldıktan sonra doktorunun: 'Sık sık dondurma yedir' diyerek bizi yolcu ettiğini; böylece ilk kez dondurmayla tanıştığım o mayıs gününü hiç unutmadım.70 yılı aşkın bir zaman geçmiş aradan: Nerden Nereye demek bu olsa gerek.
***
İkinci yolculuğum Devrek'ten Ankara'ya oldu. Yıl 1951'di. Odun yüklü kendi kamyonumuzla çıktık öğle vakti yola. Zonguldak yolundan farklı değildi. İki araç zar zor geçiyordu birbirini; kazma ucuyla yapılan stabilize bir yoldu. Sabah 9'a doğru radyo vericilerinin bulunduğu Etimesgut'tan Ankara kalesi göründü. Birkaç mola ile birlikte yolculuğumuz 10 saati bulmuştu. 1971 yılında aynı yolculuk 6-7 saatti. Bugün çok çok 3 saat. Nerelerden nerelere geldik.
***
Üçüncü yolculuğum ise İstanbul'a ve kendi kamyonumuzlaydı. Üsküdar'a indiğimizde gece saat 9'du. Yolculuğumuz 20 saati aşmıştı. Büyüledi beni İstanbul ve hala da devam ediyor.
Yeniçağa, Bolu ve Bolu Dağı (ki, iki saati bulurdu Kaynaşlı'ya inişimiz. Düzce'de köfte yer, şıramızı içer gene düşerdik yola. Adapazarı'na gelirken köprü ve Sakarya, içimi ürpertti o zaman da, şimdi de öyle. Ama o yoldan geçmiyoruz artık. Köseköy'deki moladan sonra yokuşlara tırmanırdık İzmit'ten yukarılara doğru. Kısıklı'da Tramvayı, Üsküdar'da arabalı vapuru ilk kez o seyahatimde görmüştüm.