Bir önceki yazımda önceki İçişleri Bakanı Efkan Ala, halen görevde olan Bakan Süleyman Soylu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve iktidarın küçük ortağı MHP'nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin neredeyse aynı içerikteki 'Anayasayı tanımıyorum, o yargı kararına uymuyorum, Anayasa Mahkemesi'ni kapatın, Osman Kavala'yı vatandaşlıktan çıkarın' türündeki beyanlarına yer vermiş ve 'Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?' diye sormuştum.
Herhalde Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir vatandaşı, peşpeşe sıralandığında insanı irkilten bu mesajlar karşısında kendini pek de güvende hissedemez. Mahkeme salonlarında 'Adalet mülkün temelidir' yazısı asılı iken bu üslup fazlasıyla yadırgatıcı, sorunlu ve kaygı vericidir. Nihayetinde yönetenlerin bir yaklaşımını sergilemesi bakımından da kayda değerdir. Bu tarz, hayatın hemen her alanında karşımıza çıkmaktadır. Termik santral veya maden ocağı açarken 'ÇED kararlarına ne gerek var?' havasında olmak, önce temel atıp ihale aşamalarını sonradan tamamlamak, planlamayı hızlı iş görmenin engeli gibi görmek, denetimi vesayet retoriği ile devre dışı bırakmak, aynı anlayışın tezahürlerinden başka bir şey değil.
İktidar sahiplerinin gücü elinde bulundurmanın sağladığı özgüvenle açıkça, mevcut anayasa ve kanunların bağlayıcılığına aldırmazlığı hangi açıdan bakılırsa bakılsın kaosa davetiyedir. En başta, herkesin kanunlar önünde eşitliği ilkesine aykırıdır. Mevcut durumda, anlıyoruz ki, yönetenler, kendilerini hukukun üstünde görmektedirler.
İktidar ilişkilerinden güç alarak, haksızlığa uğrayanlara sığınacağı bir adalet düzeni bırakmamak, suçlu olduğu kesinleşinceye kadar her sanığın masum olduğu ilkesini reddetmek, adil yargılanma hakkını yok saymak olsa olsa vahşi düzenlere özgüdür. Orada da kimin gücü kime yetiyorsa onun dediği olur, yani orman kanunları işler. Oysa çağdaş siyasal düşüncelerde/yönetimlerde devlet gücünün sınırlandırılması, yargının bağımsızlığı, yürütme organının icraatlarının denetlenebilir olması, yönetimin şeffaflığı ve hesap verebilirliliği esastır. İnsanoğlunun asırlardır uğruna büyük bedeller ödediği bir mücadeledir bu.
Kaynağı konusunda farklı görüşler bulunsa da ben Alman versiyonunu hatırlatayım. Alman Kralı II. Frederick ile bir değirmenci arasında geçen bir olay bu. Birgün, Alman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam'dan geçerken bir araziyi çok beğenir ve saray yapılması emrini verir. Kralın göz diktiği alanda bir değirmen ve onun yaşlı sahibi vardır. Değirmencinin kapısı çalınır, araziyi satması istenir. Değirmenci, değirmenini satmayacağını söyler. Kralın adamları baskıyı artırdıkça artırır. Sonunda ikna için kral, değirmenciyi huzura çağırır. Ne kadar para isterse vereceğini söyler, ancak adeta bir keçi inadına sahip olan değirmenci 'Nuh' der, 'peygamber' demez. Kral, sonunda 'Ama ben kralım, unutma' hatırlatmasında bulunur. Değirmenci cevap verir:
'Sen de unutma. Berlin'de hakimler var'
Sağlam bir hukuk düzeninin sıradan bir insanı, bir kral karşısında bile nasıl güçlü kıldığı ve söz söyleyebilir hale getirdiğini gösteren bu anekdot, 'hukuk nedir, niçin vardır' sorusuna cevap niteliğindedir. Böyle bir hukuk düzeni değirmenci için de kral için de gereklidir.