“Emper-kapital”… Yani emperyalizm ile kapitalizmin iç içe geçtiği, sermayenin sınır tanımadığı aşama. Bugün o finans kapitalin omurgasını kim oluşturuyor? Bankalar.

Modern kapitalist düzende üretimden çok finansın belirleyici olduğu bir evreye geldik. Bugün dünyada olup biten hiçbir büyük kriz “tesadüf” değil. Her kriz, sermaye için yeniden paylaşım fırsatı. Her savaş, finans kapital için yeni bir bilanço kalemi. Yıkılan şehirler, yerinden edilen halklar, çöken ekonomiler… Bunların tamamı birilerinin gelir tablosunda “kâr” olarak yazılıyor.

Vladimir Lenin bunu kapitalizmin en yüksek evresi olarak tanımlarken aslında bugünü tarif ediyordu. Yani içeride doyan pazarlar, dışarıda aranan yeni kaynaklar ve bunun aracı haline gelen finans kapital.

Artık değer, fabrikada değil; çoğu zaman bilanço oyunlarında, türev işlemlerde, faiz farklarında üretiliyor.

Ve bu düzenin en kırılgan ama en kazançlı anı savaşlar, jeopolitik gerilimler, belirsizlikler…

Son haftalarda yaşanan küresel gerilimlerin kazananlarına da bakalım.

JPMorgan Chase, Goldman Sachs, Morgan Stanley, Citigroup ve Bank of America gibi devlerin yalnızca bir çeyrekte 40 milyar doların üzerinde işlem geliri elde etmiş. Tesadüf değil. Bu, son 12 yılın zirvesi.

Peki bu para nereden geliyor?

Dalgalanmadan. Belirsizlikten. Korkudan.

Savaşın yarattığı risk algısı arttıkça, sermaye “güvenli liman” arıyor. Bu limanın da adresi çoğu zaman ABD finans sistemi olarak pazarlanıyor. Böylece küresel para akışı yeniden merkez ülkelere yöneliyor. Yani kriz, çevre ülkelerden merkeze doğru bir servet transferine dönüşüyor.

Aynı tabloyu enerji tarafında da görüyoruz. Büyük petrol ve doğalgaz şirketleri, savaşın ilk ayında saat başına on milyonlarca dolarlık “beklenmedik kâr” yazıyor. Kriz, birileri için yıkım; birileri için fırsat.

Peki Türkiye bu tabloda nerede duruyor?

Dışarıda finans kapital kazanırken, içeride ekonomi kırılganlaşıyor. Artan jeopolitik riskler; rezerv kaybı, turizm gelirlerinde düşüş, ihracatta zayıflama ve büyüyen cari açık olarak geri dönüyor.

Üstelik içeride uygulanan ekonomi politikaları da tartışılıyor.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran; mevcut koşullarda enflasyonla mücadele programına ara verilmesi gerektiğini söylerken, ekonomist Hakan Kara programın zaten enflasyonla mücadele etmediğini vurguluyor. Eleştirilerin ortak noktası net: Mevcut politika seti üreticiden çok finansal yatırımcıya çalışıyor.

Carry trade yapan yabancı yatırımcı yüksek faizle parasını katlarken, üretici krediye ulaşamıyor. İşçi enflasyon altında eziliyor, küçük esnaf ayakta kalamıyor.

Ama bankalar?

Onlar her koşulda kazanıyor.

Çünkü kapitalist sistemde zarar toplumsallaştırılır, kâr özelleştirilir.

Bugün gelinen noktada açıkça görülüyor ki; kapitalizm artık kendini reforme edebilen bir sistem olmaktan çıkmış. Kriz onun istisnası değil, kuralı...Savaş onun arızası değil, çalışma biçimi olmuş.

Bu düzen sürdürülebilir mi?

Krizden beslenen bir sistem, sonunda kendi zeminini de aşındırır. Üretim zayıfladıkça, gelir dağılımı bozuldukça ve toplumlar yoksullaştıkça, o sistemin meşruiyeti de sorgulanmaya başlar.