Gün geçmiyor ki, iktidarın izahı zor tuhaf işlerinden biriyle daha karşılaşmayalım. Son garabet gelişme kadın cinayetleri verisi toplayan ve kadına yönelik şiddet davalarını takip eden Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na yönelik açılan kapatma davası oldu.

Meğerse, dernekle ilgili birtakım şikayet dilekçeleri ilgili makamlara ulaşmış, mahkeme de kuvvetli suç şüphesi bulunduğu gerekçesiyle hemen harekete geçmiş. Söz konusu dilekçelerde derneğin 'kadın haklarını savunmak kisvesi altında aile mevhumunu yok sayarak aile yapısını parçaladığı' iddia ediliyor. Somut hiçbir olguya dayanmayan dilekçeleri ciddiye alan iktidar yargısı,'kanuna ve ahlaka aykırı faaliyet yürütmek' iddiası ile davayı açıyor.

AKP iktidarının bir kadın problemi olduğu malum… Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, 'kadın ve erkeği bir tutamazsınız, fıtrata ters' diyerek cins eşitliğinden bihaber olduğunu açıkça itiraf ettiği hatırlanacaktır. Daha başka pek çok AKP'li ismin, kadının gülüşünden, giyinme şeklinden, dondurma yemesinden rahatsızlık duyduğu ve bunu açıkça ifade ettiği biliniyor.

Tarikat ve cemaatlerin baskısı sonucunda İstanbul sözleşmesinin iptal edilmesi de, AKP'nin, sözkonusu kadınlar olunca nasıl da eril bir tutum takındığının çarpıcı örneklerinden biri olarak kayda geçti zaten. Çünkü, sözleşmenin iptalini ısrarla gündemde tutup bunu başaranlar, tıpkı fesih davasında olduğu gibi, aile mevhumunun bozulduğunu iddia etmişlerdi.

Mesela, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri de iktidarın sendromu oldu adeta. Her yıl İstanbul'da Taksim Meydanı'nda eylem yapmak isteyenlerin yaşadıkları hafızalardan silinecek gibi değildir. İzin verip vermeme tartışmaları olmasa olağan bir şekilde kutlanıp geçilecek rutin bir etkinlik, iktidarın tutumu nedeniyle bir gerilim kaynağına dönüştürülüyor. İktidar, tıpkı Gezi korkusu yaşadığı gibi kadınların meydana çıkmasından da acayip derecede ürperiyor.

AKP'ye göre kadın ancak aile kavramı ile birlikte ele alınacak bir varlıktır; dolayısıyla erkeğe tabi olmalıdır. Makbul kadın, erkeğine itiraz etmeyendir, çocuk doğurandır; annedir, ancak o halde cennet ayaklarının altına serilir.

Bu yaklaşımın en iyi yansıması, hükümetin bakanlık yapılanmasında ve isimlendirmesinde bile ortaya çıkar. Nitekim, hükümet 2011 yılında Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nı kaldırıp Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı haline getirdi. 2018 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birleştirilip 'Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı' adını aldı. 2021 yılında da Çalışma Bakanlığı ayrılarak 'Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı' olarak değiştirildi.

Kadın hareketinin en temel taleplerinden biri de işte bu bakanlığın 'Kadın Bakanlığı' olarak yapılandırılması ve isimlendirilmesidir.

Çünkü, kadının yaşadığı sorunu, evlenmek, çocuk doğurmaktan ibaret gören, boşanmayı en büyük problem kabul eden bir iktidar, kadına odaklanmaktan ziyade aileyi koruma anlayışı ile hareket ediyor. Bu nedenle, erkek şiddetine karşı gerçek-samimi bir mücadele vermek yerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Aile İrşat Büroları aracılığı ile boşanmayı önleme büroları açarak çözüm bulduğunu düşünüyor.

Haliyle, kadını illa ki aile içinde konumlandırma ihtiyacıyla hareket edilince, erkek şiddetine karşı çıkan, haklarını arayan kadın da iktidarın geleneksel zihniyetinde sorunlu bir tip olarak tezahür ediyor.

İşte, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na karşı açılan dava, kendince sorunlu gördüğü bu kadın hareketini bastırma, yükselen hak mücadelesini, kadın dayanışmasını sindirmek amacı taşımaktadır.

Hedefte kadınlar vardır.

Saçlarıyla, yürüyüşüyle, gülüşüyle, kendi tercihi giysileriyle, emeğiyle hayatın her alanında kendini var eden kadınlar… Sadece anne değil, bir kimlik, bir kişilik bir birey olarak kabul görmek isteyen kadınlar…

Hepsi de bu tehdit karşısında bir köşeye çekilmeyecek kadar kendinden emin ve mücadeleci…