Sağ siyasetler, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra, dönemin Başbakanı ve Demokrat Parti lideri Adnan Menderes ile Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idam edilmesini aradan yıllar yıllar geçmesine rağmen istismar etmekten hiç çekinmediler. 1960'lı yıllardan itibaren kurulan merkez sağ partiler, her seferinde Demokrat Parti'nin mirasçısı olduklarını kanıtlama yarışına girdiler ve o geleneğin kendileri tarafından temsil edildiği propagandasını yaparak, bu partinin toplumsal tabanından oy devşirmeye çalıştılar.
Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmeleriyle sonuçlanan Yassıada duruşmaları, Türkiye'nin siyasi ve hukuk tarihinde hala tartışılıyor. 12 Mart muhtırasından sonra Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idam kararları da aynı şekilde toplumun vicdanında kapanmamış bir yara olarak duruyor. Hakeza, 12 Eylül yargılamaları, Maraş, Çorum, Sivas benzeri büyük kıyımları da öyle… Büyük davaların hala karanlıkta kalması, adaletin yerini bulduğuna dair hissiyatın bir türlü oluşmaması, bu ülke için hep huzursuzluk kaynağı oldu.
Gelin görün ki, AKP iktidarında yaşananların eşi benzeri yok gibi. Çünkü, yargı, toplumu ve devleti dizayn etmenin bir aparatı haline getirildi.
2007 yılından beri Türkiye, her gün yeni operasyonlar, davalar, tutuklamalar ve yargı skandallarıyla uyanıyor. Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan bombalarla başlayan, dalga dalga gerçekleştirilen Ergenekon davası, ayrıca, Balyoz, Ayışığı, Kafes, Poyrazköy, KCK, Çarşı, Gezi davası, casusluk davası, FETÖ davası vs, toplumu sürekli diken üstünde tutma, gerginlik üzerinden siyasi konsolidasyon, yargı sopası ile iç siyaseti ve devleti dizayn etme, toplumu hizaya getirme gibi işlevleri yerine getirdi.
Torba davalarla kurunun yanında yaşlar da yandı.
Açılan hakaret davalarını, düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik mahkemeleri, RTÜK cezalarını hiç söylemiyorum bile.
Artık, öyle bir ruh hali oluştu ki, sonsuza kadar devam edecekmiş hissi veriyor ve bu durum, işçisi, işvereniyle, öğrencisi hocasıyla, memuruyla, emeklisiyle bütün bir toplumun kötürüm olmasına yol açıyor. Fırsatını bulan, bu cehennemden kaçıyor ama imkanı olmayan da kaygı ve stres bozukluklarıyla cebelleşiyor.
En son Gezi davası sonuçlandı.
Gezi Davası, Gezi Parkı eylemlerini organize ettikleri iddiası ile 16 kişi hakkında açıldı, İstanbul 30'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada 16 sanığın 10'u beraat etti.
Davanın tek tutuklu sanığı Osman Kavala hakkında da tahliye kararı çıktı ama cezaevinden çıkacağı gün başka bir dava açılmak suretiyle tutukluğun devamı sağlandı. AİHM'nin, Osman Kavala için verdiği hak ihlali kararları uygulanmadı bile… Son duruşmada, Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi de 18'er yıl hapis cezası aldı.
Karara muhalefet şerhi yazan hakimin tespitleri, hukuk adına utanç verici bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Şöyle diyor:
'Dinleme kayıtlarını destekleyen somut kanıtlar olmadığı ve tek başına dinleme kayıtlarının sanıkların üzerlerine atılı suçlardan mahkumiyetlerine yeter olmadığı anlaşılmış olup, sanıkların, üzerlerine atılı suçlardan cezalandırılmalarına yeter her türlü kuşkudan uzak, somut, kesin ve inandırıcı başkaca delil de bulunmadığından beraatı, tutuklu sanık Osman Kavala'nın tahliyesi ile diğer sanıkların tutuklanmaması gerektiği görüşündeyim.'
Yani, davada delil olmadığını söylüyor hakim. Gelin görün ki, öfke ve kine teslim olmuş bir ülkede, Gezi'de öldürülen gençlerin hiçbirinin katiline ceza verilmemişken, eşine az rastlanır şekilde, barışçıl bir eylem tam bir akıl tutulmuşlukla, casusluk, darbecilik gibi iddialarla ilintilendirilmek isteniyor.
Bu kara, Gezi'nin aydınlığına bulaşamaz. Hele hele darbecilik-casusluk gibi absürtlüklerle hiç mi hiç birlikte anılamaz. Zira, hiçbir parti, dernek, vakıf, sendikanın yönlendiriciliği olmadan sıradan insanların, doğanın tahribatına, otoriterleşmeye, yaşam tarzına yönelik müdahalelere karşı gösterdiği tepkiydi.
Aslında iktidarı korkutan da bu…