Bazı haberler birkaç satırdan ibarettir ama o birkaç satırın içinde koca bir hayat saklıdır.

Erol Karasulu 20 yaşındaydı.

Manisa’nın Alaşehir ilçesinde çöplerden atık kâğıt, plastik ve metal toplayarak geçimini sağlıyordu. 24 Eylül günü Uluderbent Mahallesi’nde belediyeye ait çöp kamyonunun altında kaldı. Kamyon konteyneri boşalttıktan sonra hareket etmiş, Erol da aracın önünden geçmeye çalışırken aracın altında kalmıştı. Sağlık ekipleri geldiğinde hayatını kaybettiği belirlendi. Çöp kamyonunun sürücüsü gözaltına alındı.

İstanbul Geri Dönüşüm İşçileri Derneği kurucu üyesi Mustafa Ay’ın Erol’un ölümünün ardından yaptığı açıklama, insanın aklından çıkacak gibi değil. Ay, Erol’un naaşının üzerine kendi topladığı kâğıtların atıldığını, terliklerinin ise etrafa savrulduğunu anlattı. Ardından şu cümleyi kurdu: “Ne acı… Naaşının üzerine kendi topladığı kâğıtları atmışlar.” Sonrasında ise yoksul ölmenin nasıl bir şey olduğunu söyledi.

Bir insanın hayatını kazanmak için topladığı kâğıtların, öldüğünde üzerine örtülmesi…

Bundan daha ağır bir yoksulluk görüntüsü var mı?

Erol’un ölümünü yalnızca bir çöp kamyonunun karıştığı kaza olarak okumak bu yüzden eksik kalır. Elbette kazanın nasıl gerçekleştiğini ve hukuki sorumluluğu soruşturma ortaya çıkaracak. Fakat bizim sormamız gereken başka bir soru var:

20 yaşındaki bir genç neden geçimini sağlamak zorundaydı?

Bu sorunun cevabı bizi doğrudan genç yoksulluğuna götürüyor.

TÜİK’in 2025 verilerine göre 15-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 24,6’sı yoksulluk içinde. Genç kadınlarda bu oran yüzde 27,4. Aynı yaş grubunda işsizlik oranı yüzde 15,3.

Bu rakamları okurken Erol’un 20 yaşındaki yüzünü hatırlamak gerekiyor. Çünkü istatistiklerde “genç” diye geçen milyonlarca insanın her biri, hayatını kurmaya çalışan bir insan. Fakat bazıları için hayat kurmak, önce günü kurtarmak anlamına geliyor.

Güvenli bir iş seçmek, sigortalı çalışmak, çalışma koşullarını sorgulamak; bütün bunlar yoksulluk içinde yaşayan bir genç için her zaman gerçek seçenekler olmayabiliyor. İş bulmak başlı başına bir mücadeleye dönüşürken, bulunan işin güvenli olup olmadığı ikinci plana itilebiliyor.

İSİG Meclisi’nin 2025 verileri çalışma hayatının bu tarafını başka bir rakamla gösteriyor: Türkiye’de en az 2 bin 105 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bunların 382’si 18-29 yaş arasındaki genç işçilerdi.

Fakat mesele yalnızca gençlerle de sınırlı değil.

2025 yılında İSİG Meclisi’nin tespit edebildiği çocuk işçi ölümlerinin sayısı 94. Bunların 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş arasındaydı.

Bir düşünün.

14 yaşında bir çocuk çalışırken ölüyor.

15 yaşında başka bir çocuk.

16 yaşında, 17 yaşında…

İSİG Meclisi’nin kayıtlarına göre 2025’te çalışırken hayatını kaybeden çocukların 31’i tarımda, 25’i sanayide, 17’si inşaatta, 12’si taşımacılıkta, 9’u ise diğer işkollarında çalışıyordu. Yani çocuk işçiliği yalnızca tarlada değil; sanayide, atölyede, inşaatta, sokakta ve kentin içinde karşımıza çıkıyor.

Onun hikâyesini çocuk işçi ölümlerinden ayıran tek şey yaşının 18’i geçmiş olması. Oysa daha 20'sinde konuşsa ciddiye almazsın belki, küçücük çocuk, en fazla genç bir delikanlıydı işte...

Asıl mesele de burada.

Çocukken çalışmaya başlayan, gençliğinde güvencesiz işlerde tutunmaya çalışan, yoksulluk nedeniyle daha güvenli seçeneklere ulaşamayan insanların hayatları bir istatistik tablosunda yan yana geliyor.

Ve bazen o tablo, Alaşehir’de bir çöp kamyonunun altında son buluyor.

Erol’un ardından geriye ailesi, yakınları ve onu tanıyan insanlar kaldı. Bir de o kâğıtlar.

Gün boyunca para kazanabilmek için topladığı kâğıtlar.

Ölümünden sonra üzerine örtülen kâğıtlar.

Mustafa Ay’ın söylediği gibi, “Yoksul ölmek de böyle…”

Belki de Erol Karasulu’nun ölümünün ardından üzerinde en çok durmamız gereken cümle bu.

Çünkü mesele yalnızca bir gencin nasıl öldüğü değil.

Gençlerin nasıl yaşamak zorunda bırakıldığı.

Yirmi yaşında bir insanın hayatını çöplerin arasında kazanmak zorunda kaldığı bir yerde, onun ölümünü yalnızca “kaza” diye anlatıp geçemeyiz.

Erol’un üzerine topladığı kâğıtları örttüler.

Bizim üzerini örtmememiz gereken şey ise onun ölümü değil, bu ölümü mümkün kılan yoksulluk ve güvencesizlik.