Van’ın Özalp ilçesinde 13 yaşındaki Muhammed Mehdi Dinler, çobanlık yaparken yıldırım çarpması sonucu hayatını kaybetti. Haber birkaç satırla geçildi; “talihsiz kaza”, “doğal afet”, “kader” denildi. Oysa İSİG’in ulaşılabilir verilerine göre Muhammed Mehdi, bu yıl çalışırken hayatını kaybeden 70. çocuktu. Yetmiş çocuğun ölümü tesadüf olamaz. Bir düzenin sonucudur.

Önce şu basit soruyu soralım: Yıldırım herkesin başına eşit mi düşer? Fırtına bastırdığında kimileri sıcak sınıflarda, kimileri evlerinde, kimileri de açık arazide, sürünün başındadır. Doğa ayrım yapmaz belki, ama insanları doğanın karşısına kimin çıkardığını toplumsal düzen belirler. Muhammed Mehdi’yi o gün o tepede tutan şey gökyüzü değil, sınıfsal konumuydu.

Çocuk işçiliği yoksul ailelerin “tercihi” olarak sunulur. “Aile çalıştırıyor” denir, suç ebeveyne yıkılır. Ama hiçbir aile, çocuğunu okul yerine tarlaya, atölyeye, sanayiye keyfinden göndermez. Ücretlerin bir haneyi geçindirmeye yetmediği, kırsalın yıllardır yoksullaştırıldığı, hayvancılığın ve küçük tarımın büyük sermaye karşısında çöktüğü bir ekonomide, çocuğun emeği hane bütçesinin sessiz kalemine dönüşür. Yetişkin emeğinin değersizleştiği yerde çocuk emeği “ek gelir” olur.

Sermaye açısından ise çocuk, en ucuz ve en itaatkâr emek gücüdür. Sendikası yoktur, hakkını aramaz, sigortası çoğu zaman yapılmaz, sesi çıkmaz. Mevsimlik tarım işçiliğinde, tekstil atölyelerinde, sanayi sitelerinde çocuk emeği maliyetleri düşürmenin bir yoludur. Rekabet gücü dediğimiz şeyin bir kısmı, bu çocukların çalınan çocukluğundan beslenir.

Devletin tutumu da bu tablonun dışında değil. Zorunlu eğitimin esnetildiği, açık öğretimin yoksul çocuklar için okuldan kopuşun kapısına dönüştüğü, “mesleki eğitim” adı altında çocukların iş yerlerine erken yaşta yönlendirildiği bir dönemden geçiyoruz. Çocuğun eğitim hakkı, işgücü piyasasının ihtiyaçlarına göre şekillendiriliyor. Denetim zayıf, yaptırım caydırıcı değil, ölümler ise “iş kazası” istatistiğinin satır aralarında kayboluyor.

Bölgesel eşitsizlik de bu hikâyenin parçası. Türkiye’nin doğusunda, işsizliğin ve yoksulluğun en yoğun olduğu illerde çocukların daha erken yaşta çalışma hayatına itilmesi rastlantı değildir. Sınıf, coğrafyayla iç içe geçer; yoksulluk kuşaktan kuşağa aktarılır. Okulu bırakan çocuk, yarının vasıfsız ve güvencesiz işçisi olur; onun çocuğu da büyük ihtimalle aynı döngüye doğar. Sınıflı toplum kendini böyle yeniden üretir.

Burada “kader” söylemine özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Her ölümün ardından tekrarlanan bu söz, yapısal bir sorunu bireysel bir talihsizliğe indirger. Böylece sorumluluk buharlaşır: ne işveren, ne kamu otoritesi, ne de bu düzeni sürdüren ekonomik politikalar hesap vermek zorunda kalır. Oysa kader dediğimiz şeyin büyük kısmı, kimin hangi sınıfa doğduğuyla ilgilidir.

Peki ne yapılmalı? Çocuk işçiliğine karşı mücadele, yalnızca yasaklarla ya da ailelere yönelik ahlaki çağrılarla kazanılamaz. Yetişkinlere insanca yaşanabilir ücret, kırsalda üreticiyi ayakta tutan politikalar, gerçekten ücretsiz ve nitelikli kamusal eğitim, okul çağındaki her çocuğa yeterli sosyal destek ve etkin bir iş teftiş sistemi olmadan bu tablo değişmez. Çocuğun yeri tarla değil okulsa, okulun yoksul aile için de erişilebilir ve anlamlı olması gerekir.

Muhammed Mehdi’nin adını bir istatistiğe dönüştürmemek zorundayız. O, yetmiş rakamının içindeki bir sayı değil; 13 yaşında, okulda olması gerekirken sürünün başında ölen bir çocuktu. Yıldırım onu bir kez çarptı. Ama onu o tepeye gönderen yoksulluk, eşitsizlik ve kayıtsızlık her gün başka çocukları çarpmaya devam ediyor.

Soru hâlâ ortada duruyor: Bu ülkede yıldırım, neden hep yoksul çocukların başına düşüyor?