İçinde bulunduğumuz çağın en büyük çelişkilerinden biri, iletişim imkânlarımızın hiç olmadığı kadar artmasına rağmen birbirimizi giderek daha az anlamamız. Herkesin söyleyecek bir sözü, savunacak bir fikri, anlatacak bir hikâyesi var. Lakin iş dinlemeye geldiğinde kimsede aynı iştah yok.
Sosyal medyada herkes konuşuyor, televizyonlarda herkes yorum yapıyor, günlük hayatta herkes kendi düşüncesinin doğruluğunu anlatmaya çalışıyor. Peki, kaçımız gerçekten karşımızdakini anlamak için dinliyoruz? Çoğu zaman bir başkasının cümlesi bitmeden cevabımızı hazırlıyor, farklı bir fikir duyduğumuzda anlamaya çalışmak yerine itiraz etmeye yöneliyoruz. Dinlemek yerine bekliyor, anlamak yerine yargılıyoruz.
Oysa dinlemek, sadece susmak değildir. Karşımızdaki insanın duygusuna, düşüncesine ve yaşadıklarına da değer vermektir.
Bu iletişim eksikliği aile içinde, iş hayatında, siyasette ve toplumsal ilişkilerimizde giderek daha görünür hâle geliyor. Farklı düşüncelere tahammülümüz azalıyor, eleştiriyi düşmanlık, uzlaşmayı taviz olarak görüyoruz. Böyle olunca ortak akıl da yerini karşılıklı suçlamalara bırakıyor.
Unutmayalım ki bir toplumun gücü, herkesin aynı şeyi düşünmesinden değil, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesinden gelir. Bunun yolu da önce birbirimizi dinlemekten geçer.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey yeni sözler değil, biraz sessizlik ve gerçek bir dinleme cesaretidir. Çünkü bazen en büyük anlaşmazlıklar, söylenenlerden değil, duyulmadığını hisseden insanların sessizliğinden doğar.
Herkesin konuştuğu ama kimsenin kimseyi duymadığı bir dünyada, belki de yeniden insan olmayı öğrenmenin ilk adımı dinlemekten geçiyor. Değil mi?