Pandemi arasından sonra başlayan yüzyüze eğitim, kısıtlamaların kalkmasıyla normalleşmeye geçiş, Türkiye'nin yapısal krizlerini ve sorun alanlarını daha fazla görünür hale getirdi. Öğrencilerin başlattığı yurt eylemi, kiralık ev bulunamaması, kira bedellerinin astronomik rakamlara çıkması gibi zaten var olan sorunların ne kadar derinleştiği son bir aydır ayan beyan anlaşıldı.
Son yazımızda barınma hakkının, hem uluslararası düzeyde en temel insan haklarını ele alan metinlerde ve bu arada Türkiye Cumhuriyet'i anayasasında kayıt altına alındığını, devletlerin bu konuda sorumlu kılındığını söylemiştik.
Ancak son 20 yılda, önceki dönemlere göre çok daha acımasız öyle vahşi bir ekonomik düzen kuruldu ki, devlet bu alandaki yükümlülüklerini hepten unuttu ve konut sorununu, TOKİ üzerinden AKP'li taşeronlara kaynak transfer etme fırsatı olarak değerlendirdi. Büyükşehirlerde gerçekleştirilen kentsel dönüşüm politikaları yine aynı şekilde 1960'lı yıllarda gecekondu yöntemiyle barınma sorununu çözen geniş kitlelerin, ya altından kalkamayacakları borç yükünün altına girmesi ya da tamamen mülksüzleşmesiyle sonuçlandı.
TOKİ konut üretti ama bu konutlar, dar gelirliye hitap edecek nitelikte değildi. Yani konut arzı ile konut talebi arasında kapatılması zor mesafeler açıldı. TOKİ 'nin ürettiği konutlar, barınma gereksiniminden çıkıp bir rant mekanizmasına dönüştü ve ticari spekülasyonların odağı noktası haline geldi. TOKİ bugün dar gelirli ve yoksullara hizmet etmekten ziyade orta sınıf ve üst gelir grubuna hitap ediyor ne yazık ki... Yani, parası olan ikinci, üçüncü evi alıyor, kiraya veriyor. Üretilen bu konutların, kalite bakımından tartışılması ise apayrı bir konu... Rant odaklı müteahhit zihniyetinin kentlerde yarattığı tahribatı anlatmaya ise kelimeler kifayetsiz kalır.
Dolayısıyla, tarihin en hızlı yoksullaşma döneminden geçen Türkiye'de hem TOKİ hem de yap-satçı müteahhitler konut üretmesine rağmen alım gücü olmayan halk, bu üretilen konutlara ancak bakmakla yetindi. En somut veri, eskiden emekli maaşı ile bir araba bir otomobil alınırken bugün her ikisinin de yanına yaklaşmanın mümkün olmaması. Bu gerçekliğin istatistiklerini ise TÜİK'ten öğrenebiliyoruz.
TÜİK verilerine göre, enflasyonun altındaki faiz oranlarının da etkisiyle 2020'de konut satışları bir önceki yıla göre yüzde 11,2 artarak 1 milyon 499 bin 316 adetle rekor kırdı. Ancak gelin görün ki, konut satışlarındaki artışa rağmen 2020'de Türkiye genelinde ev sahipliği oranı azaldı. Oturduğu konuta sahip olanların oranı 2020 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 1.0 azalarak yüzde 57.8'e gerilerken, kiracıların oranı yüzde 26.8'e yükseldi. Oysa 2014 yılında ev sahipliği oranı yüzde 61.1.
Bu bize, konutların, zenginlerin ellerinde biriktiğini, bu grubun ikinci, üçüncü konutu aldığını, dar gelirlinin ise konut sahibi olma hayalini gerçekleştirmekten giderek uzaklaştığını gösteriyor. Çünkü, çok büyük bir yoksullaşma yaşanıyor. Vergi uzmanı Dr. Ozan Bingöl'ün birkaç gün önce paylaştığı bilgi, bu açıdan çok değerli ve açıklayıcı olsa gerek. Bingöl'ün saptamasına göre, Türkiye'de kişi başına düşen milli gelir, Cumhuriyet tarihinde ilk defa 7 yıl boyunca arka arkaya hep düşmüş... Ama, tıpkı konutların zengin olanların elinde birikmesi gibi milli gelirde de yoksullar aleyhine bir durum ortaya çıkmış. En yüksek gelire sahip yüzde 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay, bir önceki yıla göre, 2020 yılında yüzde 1.2 puan artışla yüzde 47.5'e yükselirken, en düşük gelire sahip olan yüzde 20'nin aldığı pay 0.3 puan azalarak yüzde 5.9'a gerilemiş. Yani zengin daha çok zengin, fakir daha çok fakir olmuş.
Türkiye'nin geldiği nokta, yaşadığı bu büyük buhran, seferberlik zamanlarının yokluklarını hatırlatacak kadar ağır. 1960'lı yıllarda artan göçle birlikte ortaya çıkan barınma ihtiyacı, gecekondulaşma ile bir şekilde çözülmüştü şimdi böyle bir imkan da yok.