Yazın gelişini takvimlerden önce manav tezgâhları haber verir. Karpuzun koyu yeşili, kirazın alı, şeftalinin kadifemsi dokusu, kayısının altın sarısı… Her biri yalnızca bir meyve değil; toprağın bereketini, güneşin cömertliğini ve emeğin sessiz hikâyesini anlatır.

Eskiden yaz meyveleri bir mevsimin müjdesiydi. Çocuklar dut ağaçlarının gölgesinde ellerini mora boyar, bahçeden koparılan kayısılar dalından yenir, karpuzlar kuyu suyunda soğutulur, akşam sofraları kavun kokusuyla şenlenirdi. Bugün ise, market raflarında dört mevsim her ürünü bulabilmek, mevsimin kıymetini de fark ettirmeden elimizden alıyor.

Oysa mevsiminde yetişen bir meyvenin tadı yalnızca daha güzel değildir; doğanın ritmine saygının da bir göstergesidir. Yaz güneşiyle olgunlaşan bir şeftalinin aroması, dalında kızaran bir incirin lezzeti ya da sabahın erken saatlerinde toplanan kirazın canlılığı, hiçbir serada taklit edilemez. Çünkü doğa acele etmez; kendi zamanını yaşar.

Ne var ki bu yazın meyveleri, üreticinin yüzünü her zaman güldüremiyor. Artan üretim maliyetleri, kuraklık, ani dolu yağışları ve iklim değişikliğinin etkileri, çiftçiyi her geçen yıl daha fazla zorluyor. Tüketici pazarda fiyatlardan yakınırken, üretici çoğu zaman emeğinin karşılığını alamadığını söylüyor. Aynı sofrada buluşan iki tarafın ortak sorunu, aslında tarım politikalarının ve değişen iklim koşullarının bir sonucudur.

Devamı için tıklayınız.