Toplumdaki “kadın” algısının tanımı konusunda ciddi aşama kat ettiğimiz söylenemez. Hala okula gidemeyen, küçük yaşlarda evlendirilmek zorunda bırakılan kız çocuklarının varlığı, kadına yönelik istismar ve şiddet haberleri gelmeye devam ediyor. Toplumun önemli kesimini rahatsız eden bu sorun elbette ki kadın yazarların da birincil konusu. Kadını ele alan şiirleriyle birçok ödüle layık görülen ve  “Bedensiz Duygular” kitabıyla adından söz ettiren Şair-Yazar Leyla Köroğlu ile Başkent olarak konuştuk. Sanatın, kendini tanımak ve ifade etmek için önemli bir araç olduğunu belirten Köroğlu, “Her duygunuzu; yazı, resim, heykel gibi bir sanat dalı ile çok net ortaya sergilersiniz. Eserler sizi, size apaçık anlatır. Her kadının da kendi yüreğini anlatacak bir kalemi olmalı. Çünkü hayat, ince ince dokunan edebi bir sanattır” dedi.

•          Sizi tanıyabilir miyiz? Yazarlık süreci nasıl başladı?

Balkan kökenli anne babanın iki erkek evlat sonrası, emeklilik zamanlarında “aşk çocuğu” olarak İstanbul’da dünyaya geldim. Uluslararası İletişim ve Medya İletişim yüksel okulları mezunuyum. Bir erkek, bir kız iki evladım var. Ortaokul Türkçe öğretmenimin, sıcacık, naif ses tonu ve mükemmel diksiyonu ile şiir okuması edebiyatı sevdirdi o yıllarda... Onun takdirini kazanmak için; sınavlardan çok kompozisyon çalışmasına önem verirdim. Zaten kendisi sınavlarda en çok notu kompozisyona verirdi. Böyle yaparak ne kadar önemli değerler katmış bize aslında... Her kadının kendi yüreğini anlatacak bir kalemi olmalı. Çünkü “hayat” ince ince dokunan edebi bir sanat.

•          “Bedensiz Duygular” adlı kitabınızın içeriğinden bahseder misiniz? Aldığınız geri dönüşlerin boyutu ne durumdadır?

İlk kitap “şiir mi, denemeler mi olmalı” kararsızlığı yaşadım önce... Okurların yarısı ki çoğunluk kadınlar “Şiir olmalı, ruhumuzu buluyoruz, içimize ayna tuttunuz…” Diğer yarısı güncel yazılardaki “mizahi fakat ince ince dokundurmalı” dilini sevdiği için “bunları kitapta toplamalısınız” diye ikiye bölünmüştü. Yazılarda da, şiirlerde de işlediğim temanın çoğu kadın olduğu için çeşitli yarışmalarda birincilik ödülü aldım. “Kırmızı Bir Karanfildir Kadın,” “Kuytu Köşemiz,” “Kadınım Ben,” “Aliye” kompozisyon ve şiir ödüllerini aldık. Kitabın devamı, her birinde farklı duyguyu anlatan yüz kırk yedi adet hikayeleştirilmiş tarzda şiirlerden oluşuyor. Her satırı içlerine alarak, o kadar sarıp sarmaladılar ki kitabı; binlerce kadının kız kardeşi, ablası, evlerinin kızı oluverdim. Fuarlarda hem çok mutlu oluyor hem fazlası ile duygulanıyorum. Seksen yaşındaki teyzelerim uzak yollardan kalkıp yüreklerine basmak için gelmeleri, bahçelerinden kekik, sarımsak, ekmek getirmeleri, ola ki terlersem sırtıma bez koymaları, ördükleri kazakları bana hediye etmeleri bunun göstergesi diye düşünüyorum. Evleri ve gönül kapılarını ardına kadar açmışlar, bundan büyük lütuf ve zenginlik olur mu? Her gün binlerce kez şükrediyorum.

“MESAJI VERİRKEN MİZAH KATIYORUM”

•          Kitabınızdaki anlatım tekniği açısından simgesel öğeler göze çarpıyor. Bu kitap, “modernizm” akımını temsil ediyor diyebilir miyiz?

Şiirlerde metafor kullanmayı seviyorum. Okurun, şiiri ilk okuyuşta “Ha! Burada aşk anlatılmış” deyip geçmesi benim ruhuma ters düşer. Önce gözüne bir duygu çarpmalı, sonra düşündürmeliyim manayı bulması için… Kitabı birden fazla okuyanlar şöyle diyor “Her okuduğumda düşünüyorum, her defasında farklı bir mana çıkartıyorum…” Başucu kitabı olmasının sebebi bu sanırım. Sosyolojik bir olayı yazarken, dikkat çekmek istediğim noktalarda da bunu yapıyorum. Mesajı verirken mizah katıyorum, araya ince ince dokunduruyorum gözüme batanları… En etkili öğreti ve konuya dikkat çekme tekniğidir mizah. Kanaviçe işler gibi dozunda seçmeli renkleri…

“İÇİMİZİ BİLMEDEN DIŞARIYA AKAMAYIZ”

•          “Artık yolculuklar dışa değil, ‘içe’ yönelik olmalıdır” mottosunu kitabınızda sürekli vurgulamaya çalışıyorsunuz? Size göre insan, kendi hayatındaki boşlukları doldurmak için nasıl bir çaba göstermeli?

Önce kendinin farkında olmalı, kendini tanımalı. Yakını göremiyorsak yakın gözlüğü, uzağı göremiyorsak uzak gözlüğü kullanmalıyız. Eğer bir okçuysanız on metreyi görebiliyorsak, elli metre uzağa ok atamazsınız. Simgesele bir örnek vermiş olduk. Konuşma dilim bu, yazıya da yansıması yetenek sanırım. İçimizi bilmeden, orada yoğrulmadan, yoğruşmadan dışarıya akamayız. İnsan denen varlık doğumundan itibaren simgeler ormanında kaybolmuş çocuk gibidir. Anlık düşünceleri ile değil; gerek kabullenilmiş öğretileri, gerek bilinçaltı, gerek bugünkü deneyimleri ile harmanlanmış davranışlar sergiler. Bir yandan gelenekselcilikten kurtulmak ister, bir yandan yeni düzene uyumda bocalar. Hangini seçmiş olursa olsun savaşı hep kendisiyledir aslında… Daimi bir iç huzursuzluğu vardır. Kendini ne kadar tanıdığının en güzel yöntemi sanattır. Her duygunuzu; yazı, resim, heykel gibi bir sanat dalı ile çok net ortaya sergilersiniz. Eserler sizi, size apaçık anlatır; içinizdeki boşlukları görmekle bir süre sonra eksiklikleri kendiliğinden doldurursunuz. En azından cenin pozisyonunda acı çekmez, kalkıp yürürsünüz hayat yolunu, aslanlar gibi…

“ÖNCE EBEVEYNLER BİLİNÇLENMELİ”

•          Gençleri edebiyata ve topluma hazırlamak için size göre neler yapılmalı?

Dijital çağın ortasında doğan altı aylık bebek akıllı telefon tuşlarına basmayı görerek uyguluyor. Çocukları bu ortamdan kaçıramayız. Hepimiz bu çerçeve içindeyiz. Eğlenceden tutun, alışverişe kadar. Ebeveynlere çok iş düşüyor. İki yaşındaki çocuk canı acıyor gibi ağlıyor, annesi telefonda oyun açıp verince susuyor. Geçenlerde bir restoranda on yaşındaki çocuğun telefonunun şarjı bitmiş. Annesine “Telefonunu vermezsen yemek yemem, yarınki sınava da çalışmam” diyordu. Çocuklar küçükken, ebeveynler eğitsel, paylaşımcı oyun zamanları yaratmalı. Önüne koyuyoruz bilgisayarı çocuğun sesi çıkmasın yeter mantalitesini kırmalıyız. Sonra kalkıp “Neden benim çocuğum asosyal oldu, neden kendini ifade etmekte zorlanıyor” diye yakınıyoruz. Ne amaçla kullanılması gerektiği, neyin faydalı neyin zararlı olduğu hususunda bilinçlendirmeliyiz. Bilgiye aç olan gençler, bir tuşla evreni, galaksileri dolaşıyor. Önce ebeveynler bilinçlenmeli. Ben bu yüzyılın gençliğinden umutluyum.

•          Bir türlü üstesinden gelemediğimiz kadın-erkek eşitsizliğinin olgusal sebepleri ve çözüm yöntemleri hakkında neler söylersiniz? 

“Sözün kime çarpacağı belli olmaz” “Sözün kime çarpacağı belli olmaz”

Annelerin kız ve erkek çocuklarını yetiştirme şekli çok önemli. Biz Türk annelerinde erkek çocuk aşkı ağır basıyor nedense. Genlerimizden gelen ataerkil öğretileri tamamiyle silemiyoruz. Kız çocuklarının her tür hakları erkek çocuğu ile eşit hatta bir tık fazla olmalı. İmkan dahilinde eğitimleri, yaşam standartları erkekten fazla olmalı hatta… Erkek çocuğuna da, kızla eşit olduğu, ekstra bir üstünlüğü olmadığı aşılanmalı. Bu yüzyılda hala, kadının yeri nerede olmalı sorusunu duymadığımızda; olmamız gereken noktaya gelmiş olacağız.

•          Edebiyat dünyasında yetkin eserler veren yazarların sesini duyuramaması, insanların birileri tarafından popülist kitaplara kanalize edilmesi görüşüne katılır mısınız?

Sonuna kadar katılıyorum. Ve bu durumu şuna benzetiyorum; kredi alma imkanı doğmuş ve binlerce insan ehliyetini alır almaz trafiğe çıkmış... Birbirine çarpan çarpana… Arada iyi sürücülerin de zarar görmesi gibi… Yayınevleri eseri ve yazarı tanıtma derdinde değil. Kitaplar yayımlandıktan sonra Pi-Ar çalışmasına ihtiyaç duyar. Pek çok yayınevi matbaa görevi yapıyor. Eseri basıp yazara veriyor “Ne halin varsa gör” deniliyor. Bu sorun sadece kitap eserleri için geçerli değil. Bu dertten muzdarip resim, heykel gibi diğer sanat dalları ile uğraşan sanatçılarımız da var.

“TOPLUM OLARAK YAPACAK İŞİMİZ ÇOK”

•          Özellikle eğitimden yoksun kalmış bölgelere yönelik sosyal projeleriniz devam ediyor. Bu bağlamda attığınız adımları ve yaşadığınız zorlukları anlatır mısınız?

Birey olarak da, toplum olarak da yapacak işimiz çok varken, elbirliği, gönül birlikteliğini yapamıyoruz. Küsüp kenara çekiliveriyoruz. Yırtık papucunun içine poşet geçirip okula giden çocuklar var hala. On iki yaşında çocuk gelinler… Ahırdaki inekle eş tutulan, değer görmeyen kızlar, kadınlar… Bir okurumun ölen kardeşi adına, kütüphane açma niyeti ile okunmuş kitapları toplamaya koyuldum. Kütüphane açılışı için bekliyoruz. Zararlı kitaplar var mı diye komisyon kurulmuş, inceleniyor. Dağ köylerindeki çocukların imkansızlıklarını duyunca “Ne yapabilirim?” diye düşündüm. Kitabın geliri ile köylere hikaye kitapları götürmek istedim lakin onlar için de komisyon onayı gerekliymiş, vazgeçtim. Dağ köylerindeki ilkokul çocuklarına kırtasiye malzemeleri götüreceğim. Bu zihniyet benim de hevesimi kırmıyor değil lakin yılmak yok. İkinci el kitaplarla Trakya bölgesindeki köylere kütüphaneler kurmak için kolları sıvadık. Lütfen iki üç demeden okunmuş kitapları bana ulaştırsın sevgili okurlarımız…

•          Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? İçerik hakkında bazı ipuçlarını bizimle paylaşır mısınız?

Evet. İkinci kitabın içeriği bambaşka. Doksan yaşında pamuk bir annem var. Onunla yaşadığımız olayları mizahi dille aktardığım çeşitli gazetelerde yayınlanan köşe yazılarını kitapta topluyorum. Gazete ve sosyal medya okurlarının yoğun isteği üzerine… Keyifle bir çırpıda okunacak bir kitap olacak.

Muhabir: Tolga ALCA