Demokrasi ve adalet…

Birbirini tamamlayan ne kadar kıymetli iki tümce değil mi?

Birinin eksikliği veya noksanlığı, diğerinin de yokluğuna eksikliğine neden oluyor.

Türkiye uzun süredir “demokrasi ve adalet” arayışında alan bir ülke.

Felsefi olarak adalet insan davranışlarının doğru olup olmadıklarını gösteren en önemli ilke olarak kabul edilir.

Antik çağın ünlü filozofu Aristoteles adaleti en değerli erdem olarak görürken Alman filozofu Kant adaleti “şerefli yaşa, kimseye zarar verme, herkese payına düşeni ver” ilkeleriyle tanımlıyor.

Demokrasi ise bireyin kendisini kimin yöneteceğine kendisinin karar vermesidir. Ancak yeterli görülmez; bireyin görüşlerini, eleştirilerini hukuk kuralları içinde, anayasa ve yasalarda tarif edildiği biçimde ifade etmesi olarak da tanımlanır.

Ne yazık ki Türk halkı “yönetecek olanı seçme” ve “ifade etme” noktasında yıllardır çok ciddi sıkıntı yaşıyor.

Çünkü demokratik yöntemle seçilenler bir süre sonra kendilerine hak olarak gördükleri şeyi, kendileri gibi düşünmeyenlere lütuf olarak görüyor. Oysa demokrasi ve adalet birbirini tamamlayan iki kavram. Adaletin olmadığı yerde demokrasi yaşayamıyor.

23 yıllık AKP iktidarının neredeyse 20 yılı 1908 den itibaren geliştirme ve genelleştirme çabası içinde olduğumuz demokrasi ve adaletin altını oymakla geçti.

Başarısız oldu diyemeyiz.

Demokrasi amaç için “araç” olarak görüldüğünden Türkiye’de ne adil gelir, ne adil paylaşım, ne adil atama, ne adil yargılama ne de adil bir yönetimden söz edemeyiz. O nedenle işçiler, memurlar, öğrenciler, çiftçiler iktidardan rahatsız.

Yönetme yetisini büyük ölçüde yitiren iktidar, 31 Mart seçiminde 1. Parti olan ve hızla oy oranını yükselten CHP’ye operasyon başlattı. İşte bu nedenle azınlık durumuna düşen iktidar CHP’li belediyelere yönelik hukuk ve adalet dışı soruşturma, gözaltı ve tutuklama başlattı.

Bu hukuksuz operasyonların devam etmesi korkarım toplumsal kırılmaya da sebep olacak.