Bir önceki yazımızın sonunda genom tarafından belirlenen biyolojik yapının DNA'nın ikili sarmalı boyunca dört harfle ifade edilen bir genetik şifre aracılığıyla kopyalanarak sonraki nesillere aktarıldığından...

Ve bu süreç anlaşılınca bilim insanlarının dikkatinin mutasyonun genleri nasıl etkilediği sorunu üzerinde yoğunlaştığından söz etmiştik....

İlk aşamada bu süreçte yalnızca 'rastlantı'ların rol oynadığı düşünülmüştü...

Gerçekten de insan genomu, tıpkı diğer türlerde olduğu gibi her an sayısız iç ve dış faktörler tarafından etkileniyor, bunun sonucunda şifre zaman zaman 'mutasyon' denilen değişimlere uğruyordu...

Genlerdeki bilgi akışının tek yönlü olarak DNA/RNA'dan (nükleik asitlerden) onların oluşturduğu amino asitlere ve protein moleküllerine doğru olması, 'rastlantı' faktörü dışında bir etken olamayacağını gösteriyordu.

***

Ne var ki doğada evrimin kimi zaman çok hızlı ve adeta 'bilinçli' gibi gerçekleşmesi bir olguydu... Bu durum, uzun zaman boyunca evrime karşı çıkan görüşler tarafından evrimin zayıf noktası olarak görüldü ve insanın 'tasarlanmış' bir yaratık olduğu lehine kullanıldı...

Ancak evrim kuramı da tüm bilimsel kuramlar gibi bir kerede keşfedilmiş ve olup bitmiş bir kuram değildi. Her yeni buluşla biraz daha gelişiyor ve değişiyordu...

Sonunda nükleik asitlerle amino asitler ve onların oluşturduğu protein molekülleri arasında tek yönlü bir ilişki değil, bir etki-tepki ilişkisi olduğu anlaşıldı... Bilgi akışı DNA'dan proteinlere doğru gerçekleşiyordu, ama proteinler de DNA (gen)parçacıklarına içinde yaşadıkları dış ortamdan aldıkları sinyalleri iletebiliyordu.

***

İnsan genomunun çözümlenmesi, başka bir deyişle insanın gen haritasının çıkarılması, bu sürecin keşfinde önemli bir rol oynadı...

İnsan genomunu çözümleyen bilim insanlarını en çok şaşırtan şey, insan genomunun yalnızca 30 bin genden oluşmasıydı...

Bu bazı bitkilerin gen sayısının bile çok altında bir rakamdı; üstelik genom en yakın akraba türlerle (örneğin şempanzeyle) neredeyse aynıydı.

***

O zaman şu soruyu cevaplamak gerekiyordu: Nasıl oluyordu da bir çok alt türden bile az olan bu gen sayısı, en karmaşık canlı olan insanın varlığını belirleyebiliyordu?..

Cevap, gen sayısının sınırlı olmasına karşın kombinasyon olasılığının sınırsız olmasında yatıyordu... Genin alt yapısında yer alan dört baz (adenin, thimin, guanin ve sitozin) ikili sarmal üzerinde sayısız genetik dizilime yol açabiliyor, bu dizilimler de sınırsız kombinasyon yaratabiliyordu...

Bu durum, kaba bir benzetmeyle 29 harflik bir alfabe ile onbinlerce sözcük oluşturulabilmesine ve bu sözcüklerle sınırsız sayıda kitap yazılabilmesine benziyordu.

***

Bu durum, aynı zamanda insanlardan çok daha fazla gene sahip olan bitkilerin insanlara göre çok daha basit organizmalar olarak kalmalarını da açıklayabiliyordu...

Bitkiler daha ilkel canlılar olduğu için çok daha fazla genle iş görmek zorunda kalırken, daha karmaşık canlılarda, tek bir gen bile çok değişik varyasyonlar yaratabiliyor ve bu genler bir çok işi bir arada daha hızlı bir biçimde görebiliyordu...

Bu durum, koca salonlara sağmayan ve tonlarca ağırlığa sahip olan ilk bilgisayarların zamanla küçülmelerine ve çok daha güçlenmiş ve hızlanmış olarak cep telefonlarına sığdırılabilmesine benziyordu.

***

Evrim geçiren insan beyninin başlangıçta hızla büyümesi, ancak daha sonra uygarlık sürecinde küçülmeye başlaması da bunu gösteriyordu...

Fosil araştırmalarıne göre insan beyninin 50 bin yıl kadar önce erkeklerde 1,567 cc., dişilerde ise 1,468 cc. idi... Günümüz insanında bu rakamlar erkeklerde 1, 248 cc., dişilerde 1, 210cc.ye düşmüştür...

Hiç kuşkusuz, bu duruma karşın günümüz insanının beyni 50 bin yıl önceki paleolitik dönem insanının beyninden çok daha gelişkindir.

***

Sürecin anlaşılmasında atılacak bir sonraki adım ise bu gelişmenin mekanizmasının çözümlenmesiydi...

'Neden' anlaşılmıştı, ama süreç nasıl gerçekleşiyordu...

Burada, genlerle protein molekülleri arasındaki veri akışını düzenleyen 'transkripsiyon faktörleri' adı verilen 'şalterler' önemli bir rol oynuyordu.

(Devam edecek)