Dostlarım;

Yazılarımda Türkiye’nin sorunları üzerinde kalem oynatan değerli düşünür ve yazarlardan zaman zaman alıntı yapıyorum. Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin düzeni” incelemelerinden hareketle “kürt sorunu” konusunda görüşümü belirtmiştim.

Bu yazıda, Atatürk ve arkadaşlarının olağanüstü savaş başarısının ardından, modern –çağdaş bir Cumhuriyet hedefiyle kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin neden geri kaldığını kısaca anlatmaya çalışacağım.

Osmanlı’da, yok sayılan, aşağılanan “Türk”lüğü, “Ne Mutlu Türk’üm” başlangıç tümcesiyle Türk halkının ulus bilincini yeniden dirilten ve Atatürk, 1. Paylaşım savaşının yıkıcı etkilerini o kadar kısa sürede o kadar hızlı onardı ki… en batıdan en doğuya kadar saygın bir ülke olduk.

Bağımsız Hindistan’ın kurucusu Gandhi’nin “'Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı’yı da İngiliz zannederdim' sözü tarihe geçti. Atatürk bağımsızlığın sembol lideri oldu.

Emperyal devletlerden bağımsızlığını elde eden her ülkede büst ve heykeli olması da bundan!

Dostlarım;

Türkiye çok partili yaşama geçtikten sonra sürekli patinaj yapar hale geldi. Ne ekonomi ne sosyal yaşamda “oh” diyeceğimiz bir çeyrek yüz yıl yaşayamadık.

Bu saptama otoriter rejim istediğim anlamına kesinlikle gelmiyor. Tam tersine, tek başına sağ’ın iktidar olduğu ülkemizde demokrasinin değil, batı emperyalizminin etkisinin ne olduğunu ortaya koyuyor.

Tanıdığım siyasetçiler arasında Erdal İnönü’den sonra gösterişsiz, alçakgönüllü, samimi, dürüst, bilge insan -hele kurultay dönemlerinde denk gelirsek, birlikte haşlanmış mısır ve sokak köftesi yediğimiz- İsmail İpekçi Türkiye’nin geri kalmışlığının temelinde 2. Paylaşım Savaşı sonrasında Batı’nın lideri haline gelen ABD’nin, dünyayı yeniden dizayn etmek hedefini açıklıyor.

Ne kadar haklı olduğu bugün bir kez daha ortaya çıktı.

İpekçi kitabında az gelişmişlik, geri kalmışlık, feodalite sorunsalına dikkat çekerken toplumlarının ekonomik gelişmeleri için kendi iç dinamiklerinin önemli olduğunu vurguluyordu.

Elbette İpekçi kitapta kalkınmanın sol iktisat teorisiyle mümkün olacağını öngörüyor ve “Geri kalmış toplumlarda ilerlemeyi sağlayacak dinamikler bireysel davranışlarda değil, kitlelerde aranıp bulunabilir. Yapılması gereken şey, bütün halklarda var olan birikimi ve derin tutkuları araştırıp meydana çıkarmak, onlara biçim vererek toplumun bünyesine ve ekonomik gerçeklere uygun kalkınma yöntemleriyle birleştirmek, özdeşleştirmektir; toplumu, kendi öz benliğine ileri bir düzeyde kavuşmaya yöneltmektir.” Diyor. (Sayfa. 42)

Bugün geldiğimiz nokta elbette hem teknolojik hem de sosyal olarak çok farklı ancak, İsmail Cem’in 70’li yıllarda yaptığı bu analiz bize Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve ilkelerini belirlediği 6’oku anımsatıyor.

Neydi Atatürk’ün belirlediği o ilkeler?

-Cumhuriyetçilik.

-Milliyetçilik.

-Halkçılık.

-Devletçilik.

-Laiklik.

-Devrimcilik

23 yıldır bu ilkelerden hangisi uygulanıyor?

Hiçbiri?

İşte bu nedenle temeli 7 Eylül 1919’da Sivas’ta “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti “olarak atılan ve daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) olan, CHP’nin kurucu ilkelerine dönüp Türkiye’yi yeniden “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi ile kendi ayakları üzerinde duran bir saygın bir ülke haline getirebilir.