Dilimdeki en büyük sözcük bu; BELKİ…
Kötümser biri olmadım hiç: Belki de, bu sözcük sayesinde… Karamsar biri de değilim: Umudumu yitirmedim hiç: HEP; Belki penceresinden baktım yaşama, yaşadıklarıma.
Ne demektir belki penceresinden bakmak?
Yaşadığımız bir olay, duyduğumuz bir söz, uğradığımız bir kaza, bir yitim karşısında, bizi ayakta tutabilecek bir yaklaşım, hoşgörü, özveri, dayanç, direnç veren bir bakış: (Belki bunu demek istememiştir. O da insan benim gibi, bu iş fedakarlık istiyor galiba. küsmekle ne geçer elime, yaşama sevinci önemli benim için gibi tümcelerle anlatabileceğim) ve olayların akışını zamana bırakma anlayışıdır, bana göre.
Hani bir söz var dilimizde! 'Öfkeyle oturup zararla kalkmak' Böylesi bir durumda, ileride sizi tedirgin etmeyecek, öfkenizi bal eyleyecek bir süre, bu belki… Kendinizle barışık olmanın; çevreyle, eşiniz dostunuzla da barışık yaşamanın kapısı da olabilir, bu belki…
Belki, kuşkuyu, şüpheyi ortadan kaldırır mı? Kaldırmaz, ama sizi daha sağlıklı, daha iyi, daha doğru, daha yerinde düşünmeye, kararlar vermeye götürebilir…
Belki, yersiz telaşları azaltıp bir rahatlığa da kavuşturur bizi. Yılı ne kadar olursa olsun kısa sayılan ömrü, kendimize zehir ede ede, içimizi kemiren kurtları ürete ürete yaşamaktan da alıkoyar, en azından.
Sevgileriniz nefrete dönüşmez, belkiyle. Yanlış yapanı utandırabilirsiniz de. Hatta büyürsünüz onun gözünde. Özgüven de kazanırsınız, karşınızdakine güven bile aşılayabilirsiniz. Hani reklamlarda deniyor ya, 'Büyük düşünün' gibi geniş düşünün; dar kalıplara sıkışıp boğulmayın derelerde… Okyanuslara açılın demek istiyorum.
Burada bir itirafta bulunayım: Bu belkiyle, içimdeki yasaklardan, yasaklamalardan da kurtuluyorum, ben. Kendimi saklama gereği de duymuyorum. Her yönümle, her şeyimle açığım herkese. Almaktan çok, verici kıldı beni bu bakış açım. Dahası, anlaşılmayı beklemek yerine, anlamaya çalışıyorum, insanları.
Hani, 'çıkmadık canda umut vardır', örneği; yaşama sevinçle bakan, sevgiyle insana yaklaşan, çıkarıyla toplum yararını dengelemesini bilen birkaç kişiyi böylece kazanabiliriz, umusu olarak da değerlendirilebilir bu yazımın amacı.
Toplumsal sıkıntılarımızın temelinde, uzun yıllardır eğitiminden felsefeyi, mantığı ve sosyolojiyi ders olarak okutamayışımızın büyük payı olduğunu düşünüyorum. Gerçi, seçmeli ders olarak konuldu ama, seçen kim, kaç kişi, meraklısından başka. Öyle kafa yoracak, sınıf geçmeyi zorlaştıracak dersi, bırakın öğrenciyi hangi veli ister ki!
Kendisiyle yüz yüze gelmekten korkan bir toplum olduğumuzu yadsıyamayız. Bunda, anne babaların kendilerinin geçmişini gizleme, çocuklarından saklama alışkanlığımızın da rolü var kuşkusuz. Bir dönem çocukları korkuta korkuta büyüttük. Şimdilerde, çocuklardan korka korka yaşlanıyoruz…
Yanlış mı söylüyorum?
Bir değişim, neyin gereği olursa olsun, yaşamı kolaylaştırmanın, sevmenin, sevdirmenin akılcı, çağdaş ve yaşamsal yöntemlerini içermeli ki, açık, dürüst; eleştiriye de, özeleştiriye de belki penceresinden bakmanın rahatlığını hep birlikte yaşayalım.
Belki; yanlışın karşısına doğruyu, çirkinin önüne güzeli, kötünün yerine iyinin konulmasıdır, belki de. Ne dersiniz?