Ankara'da yeşil alan sayısının sınırlı olması nedeniyle Ahlatlıbel, Eymir Gölü, Mogan Gölü'nde yoğunluk yaşanıyor. Yollarda uzun kuyruklar oluşuyor. Şehir stresinden kurtulmak isteyenler için adeta bir kaçış mekanı durumunda olan yeşil alanlar ihtiyaca cevap vermiyor. Türkiye'nin mutluluk sıralamasında 156 ülke içinde 76'ncı sırada olduğunu belirten Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Başkanı Gözde Güldal, 'Hareket alanlarımız çok kısıtlı, çıkıp koşabileceğin, spor yapabileceğin, temiz nefes alabileceğin yer neredeyse yok. Varsa da kilometrelerce uzağa gitmen gerekiyor. Bunun dışında özgürleşme alanlarımız yok bu da üretkenliğimizi doğrudan etkiliyor. Dinlenmek, sosyalleşmek, doğadan ilham almak bir lüks halini aldı. Küçük balkonumuzda, bahçemizde, mahalle bostanımızda dünyalar kurmaya ve mutlu olmaya çalışıyoruz. Olmadı kırsala göç ediyoruz. Bunlar bir avuç insanı, kısacık bir insan ömrü kadar idare eden küçük dünyalar olarak kalıyor ne yazık ki.' dedi. Güldal, yeşil alanların sayısını çoğaltmadan önce belki de tüm bu istila altındaki açık yeşil alanların insanı odağına alan tasarım kriterleri doğrultusunda elden geçirilmesi, beton düzeylerinin azaltılması ve rant baskılarından kurtarılması gerektiğini söyledi. Güldal, bu doğrultuda Atatürk Orman Çiftliği'nin tüm belediyelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve meslek örgütlerinin beraberce masaya oturup kente kazandırılması için yoğun ve ivedi bir çaba göstermesi gereken en önemli alan olduğunu ifade etti. Güldal ile Ankara'daki kentleşme politikalarından, yeşil alanların ekolojik, toplumsal, ekonomik, fiziksel özellikleri ile kent sakinlerinin yaşam kalitesini nasıl etkilediğini konuştuk.
• Doğadan uzak, kalabalık, gürültülü ve beton yığınları arasındaki kent yaşamı, insanların fiziksel ve psikolojik olarak rahatlayabilme ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Kentleşme Ankara'yı nasıl etkiledi?
Ankara'daki kentleşme politikasından bize bahsedebilir misiniz? İnsanlar doğadan en temelde gıda ve enerji için faydalanıyordu. Özellikle sanayileşme sonrasında büyüyen kentlerde doğanın rekreatif faydasına da ihtiyaç duyulmaya başlandı. Betonlar ve insan kalabalıkları arasında süren gündelik hayatımızda doğaya giderek daha çok ihtiyaç duyuyor ve eksikliğini hissediyoruz. Dünyada doğanın sömürülmesi sonucunda açığa çıkan felaketler karşısında mücadele ya da çözüm arayışı ile eş değerde ilerlemesi gereken bir doğa koruma faaliyeti gerekiyor. Ankara'nın doğasına en kapsamlı müdahalenin başlangıcı Cumhuriyetin kuruluşu ve Ankara'nın başkent ilan edilişidir. 20 bin nüfuslu bir yerleşimin nüfusunun bir anda katlanarak artması yeni bir şehir planlama sorunsalını ortaya çıkardı. Cumhuriyet kadroları bu sorunsal içinde şehirde kentsel alanların tasarlamanın yanında doğanın tasarlanmasını da başarıyla gerçekleştirdi. Bu başarının özünde yeni bir toplum, yeni modern insanı yaratma tahayyülü vardı. Atatürk Orman Çiftliği gibi kent içinde üretimi ve rekreasyonu birleştiren devrimci bir kentsel politika ortaya koyuldu. Cumhuriyet kent içine bütünleşik spor alanlarını yerleştirdi. Mahalle ölçeğinde parkları birbirinin devamı olacak şekilde tasarladı. Konutların ortak kamusal alanlarına, özel bahçelerine kafa yoran toplu konut yaklaşımları geliştirdi. Tüm vadi ve dereleri birer doğa parçası olarak kentle uyum içinde korudu. Barajları, içme suyunu, kentin enerjisini planladı. Ankara insanı tüm Türkiye'ye örnek teşkil eden bir şehirleşme pratiği içinde süren sağlıklı bir gündelik hayata sahipti ve kentte bilim, sanat, zanaat, tarım, sanayi, hizmet her alanda üretim sürüyordu. Ta ki toprak rantı değerli olana kadar. 1980 bir kırılma oldu ve devamında 2000'ler itibariyle her karış toprak verimlilik, yerleşime uygunluk, doğal değer kriterleri dikkate alınmaksızın betona dönüştürülüp satılmaya başlandı. Artık giderek fakirleşen bir memleket toprağında, bırakın beden ve ruh sağlığını geliştirmeyi, nefes dahi alamaz halde yaşamaya çalışıyoruz.

'SERMAYENİN İSTEĞİ DOĞRULTUSUNDA YASALAR DEĞİŞTİRİLİYOR'
• Ankara'daki imara ilişkin yasal düzenlemeler konusunda değerlendirme yapabilir misiniz?
Türkiye'de planlı kalkınma, şehirleşme dönemleri yaşandı. Özellikle erken Cumhuriyet döneminde ve 1960- 1980 arası dönemde kalkınma ve şehirleşme yasalarla ve planlarla yönlendirildi. Hem bu ulusal ilerlemeler hem de dünyada çevre felaketlerinin artması nedeniyle başlayan tartışmalar neticesinde önemli yasal dayanaklar hazırlandı, kurumsallıklar oluşturuldu Türkiye'de. Orman Kanunu (1956), Su Ürünleri Kanunu (1971), Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu (1983), Mera Kanunu (1998), Çevre Kanunu (1983), Milli Parklar Kanunu (1983), Maden Kanunu (1985), Yeraltı Suları Kanunu, Kıyı Kanunu (1990), Yaban Hayatın Koruması, Sulak Alanların Korunması gibi daha özelleşmiş yönetmelikler ve bunları yürütecek onlarca/yüzlerce kurumsal düzenleme… Bir yandan da şehirleşmeye yönelik olanlar İmar Kanunu, Turizm Teşvik Kanunu ve ilgili yönetmelikleri ve kurumsallıkları. Şunu demek istiyorum en üst ölçekten gelerek şehirdeki en küçük parselin bahçe mesafesinin nasıl olması gerektiğini tarifleyen bir külliyat oluşturmuşuz. Ancak sürekli kar elde etme döngüsü üzerinden ilerleyen kapitalizmin isteklerine cevap vermeye çalışan, çelişkilerini çözmeye çalışan yönetimler bu külliyatı darmaduman ediyor. Sermaye yeni hareket alanı istedikçe yasalar değiştiriliyor, yenileri çıkarılıyor, ilerici kurumlar kapatılıyor, hukuk kuralları çiğneniyor. Sonuç olarak ne Kazdağları'ndaki ormanlar kalıyor, ne İzmir'deki Muğla'daki kıyılar, ne Atatürk Orman Çiftliği ne de evinin yanı başında çocukluğundaki park alanı.
'DEĞERLİ ARAZİLERE AVM VE REZİDANS YAPILIYOR'
• Özellikle 2000'lerden sonra süreç kentsel rant üzerinden yürüdü, kentteki değerli araziler imara açılarak yeşil alanlar yok edildi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Eskiden daha çok insan sömürüsüne dayanan sınai ve tarımsal üretimde açığa çıkan haksız kazanç üzerinden palazlanan kapitalistler artık kent toprağını keşfetti. Dolayısıyla insan emeğinin sömürüsünün yanına bir de doğanın sömürüsü katlanarak eklendi. Özellikle büyükşehirlerde tarımdan ve sanayiden kopan sermaye tüm değerli arazileri AVM ve rezidans yapmak için talep ediyor ve yönetimler bu bitmek bilmeyen talebi karşılamak için çabalıyor. Sonuçta birkaç sene içinde bir bakmışsın en değerli köşe parsel, bulvarın/caddenin en işlek noktası, göl çevresi, vadi tepesi özel mülkiyete geçmiş ve onlarca kat inşaatlar yükseliyor. Doğanın sömürülmesi aslında insanın iki kere sömürülmesi anlamına geliyor. Yani zaten bir işyerinde insani koşullarda çalışmıyor, evlerimizde eşit düzeyde konfor elde edemiyor, ulaşımda kelimenin tam anlamıyla çile çekiyoruz. Boş zamanlarında gideceğin yerler hiçbir estetik değeri olmayan saksılar içinde sunulmuş birkaç metrekare yeşilliğe sahip kent merkezleri, AVM'ler, ya da elde kalan ancak giderek daha fazla ticari amaçla yapılaşan birkaç park alanı.
'GÖRGÜSÜZ BİR YEŞİL ALAN POLİTİKASI MEVCUT'
• Kentin içinde çocuklu kadınların, yaşlıların, gençlerin ve engellilerin zaman geçirebileceği mekanlar çok az. Yeşil alanlar kentin dışında ve onun için şahsi aracınızın olması gerek. Eymir Gölü, Ahlatlıbel şehrin dışında olmasına rağmen yoğun bir kalabalık kitlesi ile karşı karşıya. Ankaralılar neden yeşile hasret? Başkent'teki yeşil alanlar çoğaltılamaz mı?
Şu an Ankara'da tamamen tekil kurumsal çabalar, meslek odalarının mücadeleleri, toplumun tepkisiyle karşılaşma korkusu nedeniyle geri durma gibi sebeplerle korunan sayılı doğal alan kaldı. Bunların çoğu zaten Cumhuriyetin başkentini tasarlamak için ortaya koyulan Jansen Planının çıktıları. Gençlik Parkı, Güvenpark, Kurtuluş Parkı, Meclis Parkı erken dönemde tasarlananların en önemlileri. Bu anlayışın devamında Ankara'ya önemli değerler katmış olan Vedat Dalokay, Ali Dinçer gibi toplumcu belediyecilik pratiklerini üretebilmiş ve Murat Karayalçın gibi bu anlayışı sürdürme çabası göstermiş olan belediye başkanlıkları döneminde hayata geçirilmiş açık alanlar mevcut. Seğmenler Parkı, Ahlatlıbel Parkı, Botanik Parkı, Kuğulu Park, Altınpark, Abdi İpekci Parkı gibi önemli açık alanlar da sonraki dönemlerde tasarlanmış yeşil alanlar. ODTÜ'de özellikle zamanın efsane Rektörü Kemal Kurdaş'ın çabalarıyla oluşan yeşil alan içinde bir parça olarak tüm kente hizmet eden Eymir Gölü bunlara eklemlenen tek tük kalan ve bu sebeple boş vakit zamanlarında inanılmaz bir yoğunlukla karşı karşıya kalan doğal alanlar. Bugün gelinen noktada şunu net bir biçimde ortaya koymak gerekiyor. Ankara'nın en değerli arazileri bir yerlerde yoğun şekilde özel sermayeye aktarılıyor. Farklı siyasi zeminlerden gelen yerel yönetimler özellikle Ankara Büyükşehir Belediyesi, Çankaya, Yenimahalle, Etimesgut, Gölbaşı, Keçiören, Altındağ, Mamak Belediyeleri devamında diğer tüm belediyeler aracılığıyla ya bizzat ya da göz yumularak sürdürülüyor bu durum. Hepsinin kendine has ama kent ve insan yaşamına etkisiz, zayıf ve görgüsüz bir yeşil alan politikası var. Kimi parkları yapay şelalelerle, neon ışıklarla dolduruyor. Kimi beton oranı çok yüksek ve zayıf tasarımlarla gerçekleştirdiği ve gereksiz müdahalelerle yenileyip tekrar tekrar açılışını yaptığı parklarla rekor kırdığını iddia ediyor. Kimisi refüj peyzajını yeşil alandan sayıyor. Dolayısıyla insanlar en doğal kalmış, insan aktiviteleriyle en ahenkli olan, farklı rekreatif faaliyetler konusunda çeşitlilik gösterebilen (konser, spor, piknik gibi) ve kimi özgürlükler sunabilen tek tük yeşil alanları kendi kültürel düzeyine ve kişisel zevklerine göre istila ediyor.
'AOÇ EN ÖNEMLİ ALAN'
Bunların sayısını çoğaltmadan önce belki de tüm bu istila altındaki açık yeşil alanları insanı odağına alan tasarım kriterleri doğrultusunda elden geçirilmesi, beton düzeylerinin azaltılması, rant baskılarından kurtarılması gerekiyor. Atatürk Orman Çiftliği tüm belediyelerin, ilgili sivil toplum kuruluşlarının ve meslek örgütlerinin beraberce masaya oturup kente kazandırılması için yoğun ve ivedi bir çaba göstermesi gereken en önemli alan. Bunun dışında Ankara'da vadiler ve dere yatakları çok önemli fırsatlar sunuyor. Kamusal ve açık yeşil alanları rezidans teraslarına, AVM avlularına taşıyan yapılaşma politikaları yerine örneğin Saraçoğlu Mahallesi gibi yapılaşma-doğal alan dengesi kurulan yerleşim alanları planlamak da sanırım kenti ve insanı en ileriye taşıyacak kentsel politikalardan bir diğeri olur.
• Ankara'daki yeşil alanların büyüklüğü ya da kişi başına düşen yeşil alan miktarı ne kadar?
Buna cevap vermeden en başta dikkat çekilmesi gereken şey sanırım miktarın nitelikle birlikte değerlendirilmesi konusu. Yoksa her şeyde, her alanda Türkiye toplumu olarak birinciyiz, en büyüğüne, en fazlasına, en çılgın olanına sahibiz ama nitelik çok kötü. 5 yıl kadar önceydi sanırım Melih Gökçek kişi başı yeşil alan miktarını 2 metrekareden 20 metrekareye çıkardık diye billboardlar astırmıştı. Bunun hesabına ve kaydına dair bir şeffaflık olmadığı için neleri ekledi de 20 metrekareye ulaştı bilemiyoruz. Ancak şunu belirtebilirim; Ankara'da hesaplamalara göre 2007 yılında kişi başına aktif yeşil alan oranı 4 metrekare idi. Bu orana yarı aktif yeşil işlevler olan mezarlık, kamu kurumları açık alanları, refüjler ve Atatürk Orman Çiftliği eklendiğinde ise, oran kişi başına yaklaşık 12,8 metrekareye ulaşabiliyordu. O günden bu güne Atatürk Orman Çiftliği başta olmak üzere açık yeşil alanlarda ciddi küçülmeler oldu. Dünya Sağlık Örgütü sağlıklı bir toplum için kişi başına ortalama 9 metrekare aktif yeşil alan düşmesi gerektiğini belirtiyor. Londra, New York gibi metropollerde bu oran 30 metrekareye yaklaşıyor. Paris, Toronto, Madrid 10-15 metrekare aralığında. Bu kentlerle Ankara'yı gözlemleyerek karşılaştırsak bile uçurumu görebiliriz.

'MUTSUZUZ!'
• Yeşil alanlar ekolojik, toplumsal, ekonomik, fiziksel özellikleri ile kent sakinlerinin yaşam kalitesini nasıl etkiliyor?
Kelimenin tam anlamıyla mutsuzuz. Dünyadaki ülkelerin mutluluk sıralamaları yapılıyor. Türkiye en son 156 ülke içinde 76'ncı sırada çıkmıştı. Bunun dışında sağlıksız bir toplumuz. Hareket alanlarımız çok kısıtlı, çıkıp koşabileceğin, spor yapabileceğin, temiz nefes alabileceğin yer neredeyse yok. Varsa da kilometrelerce uzağa gitmen gerekiyor. Bunun dışında özgürleşme alanlarımız yok bu da üretkenliğimizi doğrudan etkiliyor. Dinlenmek, sosyalleşmek, doğadan ilham almak bir lüks halini aldı. Küçük balkonumuzda, bahçemizde, mahalle bostanımızda dünyalar kurmaya ve mutlu olmaya çalışıyoruz. Olmadı kırsala göç ediyoruz. Bunlar bir avuç insanı, kısacık bir insan ömrü kadar idare eden küçük dünyalar olarak kalıyor ne yazık ki.
'DAHA BÜYÜK FELAKETLER OLACAK!
Şimdilerde de İmrahor Vadisi'nin imara açılması tartışılıyor. Burası imara açılırsa ne olur?
İmrahor Vadisi Ankara'nın en önemli vadilerinden biri. Son 10 yıldır vadi yamaçlarında Ankara'nın en lüks konutları inşa edildi hem de tüm uyarılara ve yargı kararlarına rağmen. İnşaatlar devam ediyor, yollar açılıyor. Şimdi bir de Millet Bahçesi adı altında hiçbir yapı yapılmaması gereken en doğal kısım olan vadi tabanında dahi yapılaşmalar söz konusu. Oradaki her yüksek katlı yapıda, vadi tabanı içinde insan canı tehlikede. Bunun tüm kente etkisi de daha büyük felaketler olacak. Su geçirimsiz yüzeyler nedeniyle yağmur suyu daha çok sel olup kente akacak ve daha çok can alacak ne yazık ki.





