'Tiyatro gerçek anlamda bir ihtiyaçtır' diyen Tamer Levent, ne yazık ki tiyaro kültürünün hala toplumsal olarak hak ettiği değeri görmediğini belirtiyor. Türkiye'de 'eğitimde drama' ve 'yaratıcı drama' çalışmalarının öncüsü Levent, drama yöntemi ve doğaçlama konusunda 170'in üstündeki ülkede atölye liderliği ve pek çok üniversitelerde ders vermiş bir drama üstadı. Tamer Levent ile söyleşimizin ikinci bölümünü bugün siz okuyucularımızla buluşturuyoruz.

Keşke içinde yer almasaydım dediğiniz bir proje var mı?

Hayır yok. Ona çok dikkat ettim, seçici davrandığımı düşünüyorum. Bunu hakikaten büyük bir şans büyük bir nimet olarak görüyorum. İnsan seçici davranınca bazen işsiz de kalabilir bazen yanlış da anlaşılabilir ama ben hep hayata pozitif bakmaya çalıştım. Mücadele ettiğim bir sürü şey oldu. Üzüldüm, umutsuzluğa düştüm, canımın sıkıldığı zamanlar oldu ama hep o anlarda pozitif bakıp yaratıcı düşünmeye çalıştım. Yaratıcı düşünce ile problemlerimi çözmeye çalıştım. Kendimi boş bırakmadım her an bir şeyler üretmeye çalıştım. Bu nedenle yapmak istediğim birçok şeyi yaptım.

'ŞEVKET REİS' BİR İLK!

• Sizinle özdeşleştiğini düşündüğünüz bir karakter var mı?

Oynadığım bütün karakterleri sevdim. 'Aşk Yeniden' dizisinde 'Şevket Reis' diye bir karakter vardı. O karakter bana bir ilki yaşattı. Karadeniz insanının mizahını biraz bilirim ve severim. Ama hiç Karadenizli bir karakteri oynamamıştım. O karakteri oynamak çok hoşuma gitti. Rolü sevdiğiniz zaman o role çok şey katıyorsunuz. Yönetmen oyuncu ile iyi bir ilişki içerisinde ise oyuncu daha fazla malzeme üretiyor. Bazı yönetmenler oyuncuları kısıtlar o zaman yönetmen kendi işini zorlaştırır. 'Şevket Reis' karakteri benim için değişik bir karakterdi. 'Cesur ve Güzel' de benim için güzel bir diziydi. O dizide Tahsin Korludağ karakterini oynamıştım. Çok güçlü bir karakterdi olumlu ve olumsuz özellikleri bünyesinde bir arada tutan bir adamdı.

BİZİM EVDE HUKUK ÇOK KONUŞULURDU

• Tahsin Korludağ karakteri ile sizin mizacınız çok benziyor. Gerçekten de öyle midir?

Ama şimdi 'İstanbullu Gelin'de daha farklı bir karakter canlandırıyorum. Bu bahsettiğim karakterlerden daha farklı bir roldeyim. Bu karakterlerin içinde bana en yakın olan karakter 'Garip' olabilir. Çünkü rahmetli babam hakimdi emekli olduktan sonra avukatlık yaptı. Bizim evde hukuk çok konuşulurdu. Avukatların bir kokusunun olduğunu düşünürüm. 'Garip' de o kokuyu hissediyorum. Bir çok avukat 'Garip' karakterini canlandırdığım için 'Siz avukatlık mesleğini bayağı incelemişsiniz' diyor. Baba mesleğinden dolayı çok tanık oldum açıkçası bu mesleğin bilgilerine.

BÜTÜN İNSANLAR ROL OYNUYOR

• Çocukluğunuza dair bir şeyler anlatmak ister misiniz?

Çocukluk döneminde gözlem yeteneğim çok gelişkindi. Tabii bu özelliğimi ileri yaşlarda farkettim. Hayata dair bir takım detaylar ilgimi çekerdi ve o detayları büyüklerime sorardım. Onlar da bazen cevap verirlerdi; bazen de 'Boş ver ne yapacaksın takma' derlerdi. İnsan davranışlarını çok merak ederdim. Mesela hep kızgın gördüğüm bir insanı gülerken gördüğüm zaman çok şaşırırdım. Ama daha sonra anladım ki bütün insanlar rol oynuyor. Shakespeare, 'Beğendiğiniz Gibi' oyununda 'Bütün dünya oyun sahnesi bütün insanlarda birer oyuncudur.' der. Her bir insanın iniş ve çıkış zamanları vardır. 'Bütün dünya oyun sahnesi bütün insanlarda birer oyuncudur.' görüşü Amerika'da Thomas Merton isimli bir sosyoloğa yol göstermiştir. Hamlet'in 'Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu' dediği meşhur tiradın da Sarter'ların, Kafka'ların yolunu çizmiştir. Dolayısıyla tiyatroya böyle baktığım zaman çok sevdim. Ve kişilik gelişimime çok katkıda bulundu. Bunları okuduğum zaman çocukluğumda yaptığım davranışlarla bağlantı kurmaya çalışıyorum. Bu nedenle bir rolü oynarken içselleştiriyorum. En çok beni üzen işte aile insanları, rol model aldığım insanlar vardı. 'Ben de böyle olacağım' dediğim insanlar vardı. İlkokul öğretmenim cesaretli bir kadındı bizi cesaret konusunda sürekli yönlendirirdi. Dolayısıyla benim için ilkokul dönemim çok yaratıcı bir dönem oldu. İlkokuldayken Ziraat Bankası'nın açtığı Türkiye Kompozisyon Yarışması'nda 1'inci oldum. Böyle çok anım var. Mesela okuldayken müdürün hep asık suratlı olduğunu görüyordum. Bir gün öğretmenler odasının önünden geçerken bir baktım adam kahkahalarla gülüyor. Demek ki insan gülebiliyormuş. Peki o zaman neden biz bu adamı ömrümüz boyunca asık suratlı zannettik?

HEM KEMAN HEM SAKSAFON

• Tiyatroya sizi yönlendiren birisi oldu mu?

Okuduğum okulda okul tiyatro kolundaydım. Spor yapıyordum. Okul bandosu vardı bando, keman ve saksafon çalıyordum .

• İzmir'den sonra Ankara size nasıl geldi?

İzmir'de yaşam biraz daha bireylerin kendisini daha özgür hissettiği bir soluğa sahip. Ankara bir bürokrasi kenti olduğu için, Ankara'nın bürokrasiden kaynaklı bir kuralcılığı vardır. Ve bu kuralcılık hala var. Mesela İstanbul'da şerit değiştirmek gayet normaldir. Ankara'da araba kullanırken şerit değiştirmek büyük densizliktir saçmalıktır. Ankara'da kurallar vardır. Bürokratik yapıda biri, diğerinin görevini yapmadığı zaman Ankara'da öbürü ona kızabilir diğeri de kabul eder. İstanbul'da İzmir'de böyle bir şey yok. 'Ne yapayım olmadıysa olmadı. Canımı mı alacaksın' der adam. Ankara'da böyle bir şey yoktur kural vardır. Ama bu kurallar benim biraz hoşuma gitmişti. Türkiye'de kuralları olan sistemler olmalı. Çünkü sistem bir uygarlık anlayışıdır. Sistemsizlik bir özgürlük gibi görünür ama orada da dağınıklık vardır. Orman kanunu vardır güçlü olanın zayıf olanı ezmesi gibi. Dolayısıyla Ankara'nın kuralları bir kuralcılık örneği yaratabilir. Bürokratik bıkkınlık olmadan tabii ki. Bürokratik bıkkınlıktan yaptığınız işi sevmiyorsunuz. Bir an önce 'Mesai bitsin eve gideyim' diyorsunuz. Mesela bu sanatsal bir tutum değil. Çünkü sanatsal, estetik diyebileceğimiz tutum önce insanın işini sevmesi ve işini isteyerek ve severek yapmasıdır. Kendi yeteneklerini keşfetmesidir. Eskiden Ankara'da hem çok iyi bir sanatsal atmosfer vardı ama öbür taraftan da bir bürokratik hava vardı.

• Hayvanlarla aranız nasıl?

Gayet iyi. Uzun yıllar hayvan besledim birkaç tane. Ama son zamanlarda çok sevdiğim bir köpeğimiz vardı onu yaşlılıktan ötürü kaybettik ondan sonra vazgeçtim hayvan beslemekten. Çocuklarım da çok sever, ben de çok severim. Ama yaşamın içinde bir koşuşturmaca içindeyiz. Bu nedenle çok zor hayvan beslemek. Oradan oraya elimde sepetle. Bana da zor o hayvana da zor olurdu.

Muhabir: Haber Merkezi