Uzun bir ayrılıktan sonra herhangi bir nedenle yolu yeniden Başkent'e düşenlerin ilk sözleri 'ne kadar değişmiş' olur çoğunlukla.

Kimileri kenar semtlere kadar uzanmış kentin yoğun trafiğini görünce yüzünü buruşturur, kimileri Kızılay'ın, Ulus'un yıllar önceki halini anımsayıp hüzünlü bir ifadeyle iç geçirir.

Kimileri unutulmaz anılarla dolu gençlik günlerinin geçtiği mahallede top koşturduğu kömür sahayı, kimileri bahçe duvarına dizilip hafta sonunda hangi sinemaya gideceklerine dair yaptıkları heyecanlı tartışmayı anımsar…

Kimileri, yıllarca gelip-gittiği sokakları arşınlarken 'acaba şimdi nerelerdedir, ne yapıyordur' diye aklından geçirdiği eski dostları, kimileri yerinde çok katlı binalar yükselmiş üç katlı sobalı evini, günde birkaç kez uğradığı köşe başındaki bakkalı, kasabı canlandırmaya çalışır hayalinde.

Anılar tazelendikçe, büyük değişim yoğun bir biçimde hissettirir kendini.

Yüksek binalar arasında güzeli bulmak giderek zorlaşır.

Tıpkı nefes almada olduğu gibi…

Ankara çok değişti yıllar içinde.

Kent, hem yatay, hem de dikey bir büyüme gösterdi.

Ama estetikten yoksun bir büyüme.

Göz yoran, zevk törpüleyen...

Yıllardır ayrı kalanları yeniden gördüğüne pişman eden.

Ruhsuz, renksiz…

Yalnız kentin yüzü müdür, ruhu mudur değişen?

Ya insanları…

Ya dost canlısı komşular.

Güler yüzlü esnaf.

Selamsız geçmeyen kadınlar, erkekler.

Birer birer eksildiler.

Ankara gibi sis perdesinin ardında kaldılar.

Peki gülen yüzler...

Az da olsalar,

Onlar hiç eksilmediler.

Bakıp bakıp eserlerine!

Gülmeye devam ettiler.