Önceki yazımızda 'siyasal islamcılık' akımının doğuşu üzerinde durmuş ve bu akımın çöküşünün nedenlerini...
- Müslüman toplumların çoğalması, karmaşıklaşması ve farklılaşması sonucu İslami uygulamaların tek bir kalıp içine alınmasının imkansız hale gelmesi...
-İktidarı ele geçiren siyasal İslamcı hareketlerin bir yandan geleneksel siyasal akımların yöntemlerinin dışına çıkamazken, diğer yandan katı bir 'yeni fundamentalizm (köktendincilik)' içine gömülerek gerçeklerden kopması...
Ve ekonomik alanda üretimden çok spekülasyona dayanan bir liberalizmi uygulamasına bağlamıştık.
***
Bu gerçekler Türkiye'de siyasal İslamcılığın iktidar döneminde de yaşandı...
Dahası, bu sistem yalnızca Türkiye'de uygulanmakla kalmadı, 'ılımlı İslam' etiketi altında ABD tarafından bölge ülkelerine bir 'model' olarak sunuldu...
AKP yönetimi de, bu modeli yaygınlaştırabilmek ve etki alanını genişletebilmek için Büyük Ortadoğu Projesinde 'eş başkanlık' ve bu projenin bir uzantısı olan 'Arap Baharı' operasyonu için kurulan koalisyonda koordinatörlük gibi önemli roller üstlendi.
***
1960'lı yıllarda Mısır ve Suriye başta olmak üzere bir çok Arap ülkesinde bağımsızlaşma ve modernleşme akımları güç kazanmış ve bu devletler Ortaçağ karanlığından kurtulma yolunda önemli adımlar atmışlardı...
Dünyanın tek kutuplu hale gelmesinden sonra ABD, 'demokratikleştirme' sloganı altında bu ülkelerdeki gelişme eğilimlerini durdurmak ve bölgeyi tekrar sömürgeleştirmek amacıyla harekete geçti...
1990 yılında Irak'ta başlayan bu operasyon daha sonra tüm bölgeye yayılarak İkinci Irak Harekatı ve 'Arap Baharı' ile devam etti.
***
Uygulanan bu politikalar sonucunda, Ortadoğu bölgesi, büyük bir ekonomik ve siyasal yıkıma uğramakla kalmamış, dini ve etnik kökeni farklı olan herkesin herkesle savaştığı koca bir bataklığa dönüşmüştür...
İlk olarak yıkılan Irak devletinde başlayan Sünnilerle Şiiler arasındaki mücadele, Sünnilerin ve Şiilerin kendi aralarında savaşmalarına kadar varmış, ülkede işgalden bu yana etkili bir siyasal otorite kurulamamıştır...
Körfez'deki Arap ülkeleri arasındaki mücadeleler yoğunlaşmış, Suudiler, Katarlılar ve Yemenliler birbirine girmiştir. Libya'da Kaddafi rejiminin yıkılmasından sonra başlayan iç savaş ve parçalanma bir türlü durdurulamamıştır. Filistinliler de kendi aralarında boğuşmaktan İsrail'le mücadeleye imkan bulamamıştır.
***
Sonuç:
Yıllarca devam eden savaşlar, işgaller, yıkımlar milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş, Büyük Ortadoğu Projesi iflas etmiş, Arap Baharı taarruzu Suriye'de durdurularak 'sonbahar'a dönüşmüş,Türkiye'deki rejim, bırakın Arap ülkelerine model olmayı, hepsi de İslamı farklı biçimlerde uygulayan Arap devletlerinin boy hedefi haline gelmiştir...
Kısacası, Türkiye'nin geleceğinin ABD ve NATO, ya da onların güdümünde Arap ve İslam ülkeleri tarafından oluşturulacak birlikler içinde olmadığı açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.
***
Peki, Türkiye, ABD, NATO ve Batı dünyası ile ortak bir kaderi paylaşamıyor, Ortadoğu bölgesinde ayağını basacak yer bulamıyorsa ne yapacaktır?..
Bazıları, bu soruya 'Ne yani, Rusya ve Çin gibi otoriter devletlerle ittifak yaparak onların etki alanına mı girelim?' diyerek cevap verebilirler...
Ama bu mantıkla hareket edenler bir gerçeği gözden kaçırmaktadır...
Bir başka seçenek daha vardır!..
Üstelik o seçenek cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişme yıllarında başarıyla uygulanmış bir seçenektir.
***
Hiç kuşkusuz, o günden bu yana geçen yüz yıl boyunca dünyada pek çok şey değişmiştir...
Elbette bu değişimlere göz kapatarak geçmişe dönmek mümkün değildir...
Ancak pratik politikalar şartlara göre değişse de, ilkeler değişmez.
***
Unutmayalım ki, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bize bir ideolojiyi değil bilimi ve aklı miras bıraktı...
'Bağımsızlık benim karakterimdir' derken yalnızca bireysel karakterini değil kurduğu devletin izlemesi gereken yolu da tanımladı...
'Yurtta Sulh, Cihanda Sulh' ilkesiyle, gelir adaletini sağlamayı, komşularla iyi geçinmeyi, onlara düşmanlık etmemeyi, düşmanlık edecek olanlara da alet olmamayı öğretti...
Ve kurduğu cumhuriyetin 'laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti' olması için elinden gelen çabayı gösterdi.
***
'Türkiye'nin geleceği nerededir?' sorusuna verilecek en kısa cevap şudur:
O gelecek, Mustafa Kemal'in çizdiği yolda yürüdüğümüz zaman varacağımız yerdedir!