Son yazımızda 12 Eylül sonrası dönemde devrimciliğe sempati duyan genç kuşaklarının Deniz Gezmişlerin izinden gittiğini zannederek “Yetmez ama Evet’çi” neoliberallerin ve etnik amaçlı hareketlerin peşine takıldıklarını...
Kimsenin o dönemde yetişen gençlere Deniz Gezmiş’in cezaevinden babasına yazdığı son mektupta “Baba, sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Baba, biz Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız.” sözleriyle veda ettiğini anlatmadığını söylemiş...
Sözlerimizi, “Deniz Gezmiş’in de vurguladığı gibi ‘devrimci ulusalcılık’ (yani Atatürkçülük) ile ‘solculuk’ (yani sosyalist devrimcilik) arasında bir ‘kan bağı’ vardır; çünkü her ikisi de anti-emperyalist olma vasfını taşır” sözleriyle noktalamıştık.
***
Türkiye’de cumhuriyet tarihi boyunca “sol” hareketin en fazla güçlendiği ve sosyalist düşüncelerin kitleler arasında en fazla yayıldığı 1960’lı yıllar, “sosyalizm” ile “Atatürkçülük” (Kemalizm) arasında bir “kardeşlik” bağının kurulduğu yıllardır...
O yılların sosyalist akımlarının kitleselleşmesine en büyük katkıyı “Atatürkçü” ailelerde yetişen sol eğilimli gençler yapmıştır. Kemalist CHP’nin “Altı Ok”unda ifadesini bulan ilkelerin, o dönemde öğrenci gençlik liderlerinin büyük saygı duyduğu Hikmet Kıvılcımlı, Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli gibi “eski” sosyalistler tarafından da savunulmuş ve sol perspektifle yorumlanmış olması bu gelişmede büyük rol oynamıştır...
O kuşağın önde gelen temsilcilerinden Deniz Gezmiş’in babasına yazdığı son mektupta dile getirdiği duyguların altında yatan toplumsal/siyasal gerçek budur...
Bu gerçeği, 1960’lı yıllarda hem Atatürkçü hem de “sol” çevrelerde büyük saygı gören ve o dönemde yayınladığı Yön dergisiyle bu iki akım arasında siyasal bir ittifakın temellerini atan Doğan Avcıoğlu da şu sözlerle dile getirmiştir:
“Sosyalizmin temel hedeflerinden biri, en kısa zamanda ekonomik bağımsızlığın gerçekleştirilmesi olacaktır. Sosyalizm, bu anlamda milliyetçidir. Milliyetçilik babında , sosyalistlere toz kondurabilecek fazla sayıda babayiğit olmasa gerekir. Esasen sosyalizmi, halkçılık, devletçilik, devrimcilik, laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkelerine dayanan Atatürkçülüğün en tabii sonucu ve devamı sayıyoruz. Sosyalizmin Atatürk devrimlerini geliştirme ve ileri götürme yolu olduğuna inanıyoruz.” (Bkz. Yön dergisi S. 36, 22 Ağustos 1962)
***
Atatürkçü bir aileden gelerek sosyalist olan, ancak 12 Eylül sürecinde “neoliberal” cephenin en hızlı savunucularından biri haline gelen Gün Zileli de, internet sitesinde bu gerçeği kendi açısından şu sözlerle doğrulamaktadır:
“Milliyetçilikle ‘sosyalizm’in ortaklığı esasen devletçilikten kaynaklanır. Elbette özel mülkiyetçi liberalizmin devletçiliğe geçiş yapması bir hayli zordur ama ‘ulusun esenliği’nden hareket eden milliyetçilerin ya da ulusalcıların, bir tür devletçilik olan 20. Yüzyıl ‘sosyalizmi’ne geçiş yapmaları hiç de zor değildir. Keza tersi de doğrudur. Devlet sosyalizmi, ulusalcılığa ve milliyetçiliğe tahmin edildiğinden de yakındır.”
Zileli, bu gerçeği keşfetmiş, ama bu keşfin ardından sosyalizm ve ulusalcılığın çok “kötü” bir şey olduğu sonucuna varmıştır! Çünkü Zileli’nin dönüşüm geçirdiği 1980’li yıllar, 1960’lı yılların tersine, dünyada “sol” akımların çöktüğü, Türkiye’de ise faşist bir cunta tarafından “Atatürkçülük” maskesi altında Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin tüm değerlerinin yıkıldığı yıllardır.
(Devam edecek)