İstanbul sular altında kaldığında yalnızca sokaklar, caddeler ve alt geçitler dolmuyor; yıllardır biriken sorunlarımız da gün yüzüne çıkıyor. Birkaç saatlik şiddetli yağış, milyonlarca insanın hayatını altüst etmeye yetiyor. Araçlar sulara kapılıyor, evleri ve iş yerlerini su basıyor, vatandaşlar korku ve çaresizlik içinde kurtarılmayı bekliyor. Peki, yıllar içinde aralıklarla da olsa aynı manzarayla karşılaşmak gerçekten kader mi?
Elbette doğanın gücünü küçümseyemeyiz. İklim değişikliği nedeniyle aşırı yağışların daha sık ve şiddetli yaşanması, kentler için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Ancak felaketin boyutunu belirleyen yalnızca gökyüzünden düşen yağmur değil; şehirlerimizi nasıl planladığımız, altyapıya ne kadar yatırım yaptığımız ve risklere ne ölçüde hazır olduğumuzdur.
Betonlaşmanın hızlandığı, yeşil alanların azaldığı, toprağın suyu emme imkânının daraldığı bir şehirde yağmurun akıp gideceği kanallar da yetersiz kalıyor. Dere yataklarının yapılaşmaya açılması, yağmur suyu kanallarının bakımsızlığı ve plansız kentleşme, doğal bir olayı afete dönüştürebiliyor. Sonra da felaketin ardından geçmiş olsun mesajları yayımlanıyor, hasar tespitleri yapılıyor ve hayatın normale dönmesi bekleniyor.
Devamı için tıklayınız.