Türkiye, NATO'ya üye olduğu andan itibaren kaderini ABD liderliğindeki cepheye 'çözülmez bağlarla' bağlamış oldu. Çünkü NATO sıradan askeri bir ittifak değildi. NATO'ya dahil olan ülkelerin tümü ordularının kumandasını Brüksel'de bulunan ortak merkeze bağlamanın yanı sıra sosyo-ekonomik politikalarını da bu ülkenin istemlerine göre ayarlamak zorundaydı . Dahası, Türkiye, bir NATO ülkesine yapılacak saldırıyı kendisine yapılmış sayacaktı. Yani garantörlüğün kapsamı bu kez neredeyse tüm Batı Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişlemişti.

Ancak iş bununla da bitmemişti...

1948 yılında Yugoslavya bağımsızlığını korumak amacıyla Sovyetler Birliği tarafından yönetilen 'Kominform' adlı enternasyonal kuruluştan çıkmış, bunun üzerine Moskova'nın talimatıyla tüm 'Doğu Bloku', Yugoslavya ile ilişkilerini keserek onu tecrit etmek için harekete geçmişti. Hatırlanacağı üzere Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya İkinci Dünya Savaşı öncesinde kurulan Birinci Balkan Paktı'nın üyeleriydi... ABD, bu paktın yeniden canlandırılması durumunda Yugoslavya'nın tekrar Batı Blokuna bağlanabileceğini, bu arada Türkiye ile Yunanistan arasında özellikle Kıbrıs konusunda ileride çıkması muhtemel bir çatışmanın önlenebileceğini düşündü.

***

Böylece Türkiye ve Yunanistan, NATO'ya üye olmalarından hemen sonra ABD'nin yönlendirmesiyle Yugoslavya'yı da aralarına alarak Balkan Paktı'nı yeniden canlandırdılar...

'İkinci Balkan Paktı' olarak bilinen bu paktın da ömrü uzun olmadı; çünkü bağımsızlığını korumak amacıyla Sovyetler Birliği'ne 'kafa tutmuş' olan Yugoslavya Cumhurbaşkanı Tito, ABD'ye tabi olmayı da reddetti ve 'özyönetimci sosyalizm' adı altında bürokratik olmayan sosyalist bir rejim kurmaya yöneldi...

'Titocu' rejimin uyguladığı ekonomik politika Türkiye'nin 1930'larda Türkiye'nin uyguladığı devlet ağırlıklı karma ekonomi sistemine benzemekteydi; en önemli fark, sistemde bürokrasinin güçlenerek halkı ezmesine karşı bir önlem olarak kitlelerin yönetime katılması yönünde bazı önlemler alınmış olmasıydı.

***

NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan'dan uzaklaşan Yugoslavya, 1960'lı yıllarda eski tipte sömürgeciliğe karşı mücadele ederek siyasal bağımsızlığını kazanmış olan ülkelerle birlikte hareket etmeye başladı. Yugoslavya'nın İkinci Balkan Paktı'ndan uzaklaşmasında 1953 yılında Sovyet lideri Stalin'in ölümünden sonra iktidara gelen Kruşçev ve ekibinin Stalin'in Yugoslav lideri Tito'ya karşı takındığı dışlayıcı tavrı değiştirmesi ve Yugoslavya'ya karşı izlenen tecrit politikasına son vermesi de önemli bir rol oynadı...

Türkiye eğer NATO'ya girmek yerine kuruluş yıllarında izlediği bağımsızlıkçı politikada ısrar etmiş olsaydı, bu blokun liderlerinden biri olabilirdi; ama zamanın Demokrat Parti iktidarı, blokun oluşumunu Sovyetler Birliği'nin NATO'nun gücünü kırmaya yönelik bir girişimi olarak değerlendirdi ve bu blokta yer alan 'Üçüncü Dünya' liderlerini NATO'ya davet etti.

Doğal olarak bu davet karşılık bulmadı; böylece, İkinci Balkan Paktı da tıpkı birincisi gibi sessizce tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini aldı!

***

Peki sonu hüsranla biten bu pakttan geriye ne kaldı?...

Bu paktın hikayesinden çıkarılabilecek en iyi ders, Yugoslavya Büyükelçisi Vuçiniç'in Balkan Birliği Daimi Komitesinin üyesi olan Abdülahat Akşin ile yaptığı bir görüşmede özetlenmiştir... Akşin'in önceki yazımızda sözünü ettiğimiz 'Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi' başlığıyla yayınladığı anılarında aktardığı bu görüşme sırasında Vuçiniç, Türk meslektaşına şunları söylemişti:

'Rusya'nın yumuşama (detente) politikası samimidir. (...) Fakat Batı alemi Rusya'ya karşı anlayış göstermezse Rusların bir çok mahrumiyetler pahasına da olsa silahlanma yarışında Batı'dan geride kalmayacağı muhakkaktır. Rusya'nın Çin ile birlikte tükenmez insan ve servet kaynakları vardır. Batılılar böyle bir yarışta Ruslar kadar dayanıklı olamazlar. (...) Bir Avrupa güvenlik paktı yapılarak Almanya'nın birleştirilmesi ve silahsızlanmaya gidilmesi mümkündür.' (a.g.e.C.1, s.275)

(Devam edecek)