Önceki yazımızda İstanbul'da yapılan Rusya-Ukrayna görüşmelerinde Ukrayna tarafından önerilen 'Türkiye'nin garantörlüğü' meselesinin ülkemizde yeterince tartışılmadığına değinmiş ve bu meselenin ne kadar önemli ve riskli bir mesele olduğunun anlaşılabilmesi için yakın tarihimizde garantörlük unsurunu içeren dört anlaşmayı hatırlatmıştık.

Bu anlaşmaların ilki, 1934 yılında imzalanmış olan Birinci Balkan Paktı idi...

1934 yılının koşullarını hatırlarsak...

O yıllarda Almanya ve İtalya'da iktidara gelen Nazi ve Faşist partiler, Birinci Dünya Savaşı'nı sonuçlandıran anlaşmaları reddediyor ve bölgedeki statüyü kabullenmek istemiyorlardı...

O nedenle Balkan Paktı'na da karşı çıkıyor ve pakta katılmayan Bulgaristan'ın yanı sıra pakta katılan ülkelerdeki muhalif akımları da anlaşma aleyhine kışkırtıyorlardı...

Paktı imzalayan ülkeler olan Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya'nın ulusal meclislerinde de tartışmalar yaşanmış, Paktın mimarları durumundaki Türkiye ve Yunanistan'da dışişleri bakanları, meclislerine bilgi verirken yaptıkları açıklamalarda paktın dostluğu güçlendirmeyi ve barışı korumayı amaçlayan maddelerini öne çıkarırken garantörlük meselesi üzerinde durmaktan kaçınmışlardı...

Atatürk'ün Genel Sekreterliğini yürütmüş olan Hasan Rıza Soyak'ın anılarından 'garantörlük' meselesinin, taşıdığı riskler açısından paktın mimarı sayılabilecek Mustafa Kemal Atatürk'ü de endişelendirdiğini öğreniyoruz.

***

Soyak, yayınlanmış anılarında bu konuda şunları yazıyor:

'Paktın imzalandığı günün ertesi sabahı yatak odasına girdiğim zaman Atatürk'ü hayli yorgun ve düşünceli bulmuştum. Kendimi tutamadım, sordum:

-Yorgun görünüyorsunuz efendim, rahatsız mısınız?

-Hayır! dedi. Gece hiç uyuyamadım da... Şu üzerinde düşündüğümüz Balkan Anlaşması yok mu? İşte kafam ona takıldı. Biliyorsun bugüne kadar şöyle böyle iç ve dış meselelerimizle meşgul olduk, yani daha ziyade müstakil bir siyaset takip ettik. Oysa şimdi milletlerarası politika alanına giriyoruz ve üzerimize bir takım taahhütler alıyoruz. Acaba bu vaziyet bizim için ne gibi ihtimaller doğurabilir? diye düşündüm durdum. Her ne ise hayırlı olsun. Yaşarsak önümüze çıkacak güçlükleri bağlandığımız prensipler çerçevesi içinde yenmeye çalışırız ve yeneriz.'

***

Mülkiye'yi bitirdikten sonra Dışişleri Bakanlığında memuriyete başlayan, Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale'de askerlik yapan daha sonra Ankara Hükümetinin dışişleri teşkilatında görev alan ve Balkan Paktı'nın imzalandığı dönemde Bakanlık Birinci Siyasi Daire Genel Müdürlüğü görevini yürüten Büyükelçi Abdulahat Akşin, emekliliğinden sonra kaleme aldığı, 1964 ve 1966 yıllarında Türk Tarih Kurumu tarafından iki cilt halinde yayınlanan 'Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi' başlıklı kitabında Soyak'ın bu anısını aktardıktan sonra şu değerlendirmeyi yapıyor:

'Bu yazıları zamanımızın genç politikacılarına sunmayı bir ödev sayarım. Atatürk gibi bir siyaset dahisi büyük ölçüde kendi eseri olan bir siyasi antlaşmayı yaptıktan sonra düşünüyor, düşünüyor ve kendi kendine (acaba iyi mi yaptım) diye soruyor ve bu da uykusunu kaçırıyor. Şimdi memleketimizin karşısında bulunduğu manzara: Uluslararası politika alanında, şimdiye kadar görülmemiş olağanüstü olaylar geçiyor, biz de bu olayların içinde sağa sola bocalayıp duruyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bu hay huy içinde kamu efkarı şaşkın. Kimse ne olacağını ne olması lazım geldiğini bilemiyor. İşin en kötüsü dış politika işlerinin, iç politika didişmelerine karıştırılması oluyor.' (a.g.e. C.1, s.272)

(Devam edecek)