Bütün kuramsal saptamalar bir yana, Ahmet Haşim şiiri, bir annesizlik oratoryosudur… Koro için yazılmıştır… Orkestra için…Ama solodur…

Aydan Yalçın ne güzel özetliyor:

'O; ruhlar gezgini, tan kızıllığını giyinip ufka konuşan şair. Şiirle gece arasındaki bir ışıklı köprü, hırçın hayal denizi, hüznün çoğaltıcısı, 'O Belde'nin yoksul düşler gezgini…'

'Şi'r-i Kamer'de, ayla konuşurken der ki Haşim:

'Ey eski ay, sen bizi elbette bilirsin! / Annemdi o ışığında gezen güzellikler gölgesi, / bendim o çocuk, bendim o hayran yüz. / Bir gün ki güz ufka kızıl dalgalı bir aydınlık, / bir kanlı ışık topluyorken, onu bir el, / bir sert rüzgar aldı o rüyayı sonsuzca.'

Henüz sekiz yaşındadır annesini yitirdiğinde. Sonbaharda hem de. Hazan mevsiminde… Sonra bütün bir ömür hazan mevsimidir artık onun için. Ruhundan dizelere akan hüzünde hep annesizlik vardır.

Yıllar sonra Haşim'in 'Hasta İken' şiirini okuyan günümüz şairlerinden Aydan Yalçın, ağlamaklı olur. Kendi dizelerindeki hüznün onun şiirinden taşıp geldiğini düşünür:

'Titrek, karışık, hasta, hayali, sarıgözler / Yerlerde açılmıştı, gökler ölü, durgun / Olmuştu bütün düş ve hayaller ile yüklü. / Bir anne, bir kederli koca, sonra belirsiz / Bir ince çocuk yüzü –ben– karanlık ve dilsiz'.

Son dizeye dikkat çeker Aydan Yalçın. 'Defalarca okuyun ve konuşturun içinizdeki sızıyı' der. Ve ekler:

'Ah, o anne resmi, nasıl da kazındı Haşim'in belleğine, onu öyle rahatsız etti ki karşısına çıkan her kadını bu resimle eşleştirmeye kalktı. Tabii ki bir sükût-u hayal olarak!'

***

Bir şairi en iyi bir başka şairin anlayacağını düşünürüm. Aydan Yalçın'ın 'Akşamın Yalnızlığında Çoğalmak: Ahmet Haşim' adlı denemesiyle başlayan kitabı bir kez daha doğruladı beni. Şairin 'şiirsel denemeler'ini içeren 'Dikenli Taç'ı (*)...

Onbir şair ve bir yazar (Yaşar Kemal) üzerine kaleme alınan denemeler, birlikte bir edebiyat yolculuğuna çağırıyor okuru.

Aya Ahmet Haşim'le birlikte bakıyorsunuz, Külebi'nini 'rüzgarla yonttuğu' dizeleri arasında dolaşıp onun bacanak bellediği Karaca Emmi'yi arıyorsunuz Toroslar'da. Cırlavuk sesleri, kederle inleyen akça ceranlar, kekik, yarpuz, harnup kokuları arasında… 'Sen esirliğim ve hürriyetimsin, / çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, /sen memleketimsin.' diye seslenen Nazım Hikmet'in hasretine ortak oluyorsunuz. Sürüyor yolculuğunuz Orhan Veli'nin, Attila İlhan'ın, 'şiirimizin ana kraliçesi' Gülten Akın'ın dizeleri arasında… Şiirin, 'dünyada hayata dair ne varsa bir çocuğun alnına sığdırmaktan' geçtiğini düşünen Abdülkadir Bulut'la Akdeniz olmaya çağırıyor yazar, Didem Madak'la hayata dil çıkarmaya, İstanbul'u özlemeye çağırıyor bir çocuk adam Hüseyin Avni Cinozoğlu'yla, Yunus'la hasbihal etmeye…

Ve Yaşar Kemal'in Binboğalar Efsanesi'nin kaynaklarına, yörüklerin dünyasına götürüyor bir de…

***

Kitabın adına gelince…

Çarpıcı bir imge…

Taç… İster iktidar simgesi olan değerli taşlarla süslü tacı düşünün, ister gelinlerin, güzellik kraliçelerinin başına takılanı… İktidar, başarı ya da güzellik göstergesi… Ama dikenli! Ne çok şey düşündürüyor böyle olunca…

Yazarın usuna nereden mi gelmiş?

Halil Cibran'ın dizelerinden:

'Şair, dikenli tacına iyi bak; / Arasında gizlenmiş tomurcuklanan / Defne dalını bulacaksın…'

_________________

(*) Aydan Yalçın, 'Dikenli Taç', Yazılı Kağıt Yayınları, Haziran 2019, Ankara.