Arapça bir sözcük olan 'makber', 'kabir' demektir. 'Mezar', 'gömüt', 'sin' demektir.

'Sin' sözcüğü günümüzde bu anlamıyla kullanılmıyor pek. Oysa Yunus Emre'nin dizelerinden kazınmıştır belleğime. Ve 'sin' denince o dizeler, dahası A. Adnan Saygun'un bestelediği Yunus Emre Oratoryosu'nun ilk bölümü gelir usuma:

'Teferrüç eyleyû vardım sabahın sinleri gördüm / Karışmış kara toprağa şu nazik tenleri gördüm / Yaylalar yaylamaz olmuş kışlalar kışlamaz olmuş / Bar tutmuş söylemez olmuş ağızda dilleri gördüm'.

***

Tıpkı 'sin' gibi, 'makber' de günlük yaşamımızda pek kullanılmıyor artık. Bununla birlikte, 'makber' denince bir şarkıyı anımsayıveririz hemen:

'Her yer karanlık pür nur o mevki / Mağrip mi yoksa makber mi ya rab'.

***

Çoğu kişi şarkı olarak anımsar, şairini bile bilmez de, gerçekte bir şiirdir 'Makber'. Sonradan bestelenmiştir.

Abdülhak Hamit Tarhan'ın 2 bin 352 beyitlik uzun şiirinin yalnızca bir bölümüdür şarkıda dinlediğimiz. Afşar Timuçin, Türk edebiyatında, Batılı anlamdaki ilk büyük lirik yapıt olduğunu söyler bu şiirin. Türk şiirinin modernleşmesi karşısında bir manzum yapıt olarak anılmaya başlanan şiiri Abdülhak Hamit, ölen eşi Fatma Hanım için kaleme almıştır. Yazıldığı yıl 1885.

Bilir misiniz ki 'Makber', Beyrut'taki bir mezar için yazılmıştır. Abdülhak Hamit Hindistan'da görevliyken hastalanan ve dönüş yolculuğu sırasında ölen Fatma Hanım'ın mezarı içindir bu şiir. O mezar da Beyrut'tadır.

***

Abdülhak Hamit için bir mezardır Beyrut.

Öyledir de, Tük şairleri de Beyrut'tan hep söz etmiştir. Nasıl söz etmişlerdir acaba?

Günümüz şairlerinden Ferhad Gülsün'ün şu dizeler:

'kahır girdabı bir yazgıdır Beyrut / acı doğurur gebe kalmış her ihtimal'.

Şu dizelerse Gökhan Arslan'ın:

'şimdi ne zaman seni düşünsem / simsiyah karlar altında / kırılgan bir Beyrut gelir aklıma'.

Serdar Koç'un son kitabının adıdır 'Beyrut Kuşatması'. Orada, 'kavruldu… / acılar sığınağı saçları anaların // kız kardeşlerimiz; / barınaklarımız… // çocuklar öldürüldü; yarınımız / barikatlarımız; 'yanardağ çiçekleri' // duasız tabutsuz mezarsız…' diye söz eder Beyrut'un acılarından…

Cengiz Kaplan'sa, 'ey beyrut, kanlı gelinlik' diye başlar 'Beyrut Günlüğü' şiirine… Ve dizelerde arar çareyi. Kabbani'ye seslenir bu nedenle:

'şiirimin ustası kabbani / yetiş / salıver şiirlerini beyrut üstüne / karışsın çocuk seslerine / kuşlar çizin çocuk seslerinden / gözyaşlarından uçurtma yaptım / harissa beyruta bakar / juniehde kızlar kanaviçelerine / dürzileri işler / ve dürzileşir beyrut / doğar yeniden / yetiş şiirimin ustası yetiş'.

***

Beyrut, güzel bir liman kentidir oysa… Dünyamızın güzelliklerinden söz etmek için en uygun kentlerden birisi. Neylersin ki, Ortadoğu'da işte! Bulunduğu coğrafyanın çilesini çekiyor. Bombalarla, katliamlarla, saldırılarla anılıyor daha çok. Şiirlere de öyle yansımış, öyle yansıyor elbette…

***

Yine biri mezara döndü o güzelim Beyrut. Hem de Hiroşima'ya atom bombasının atılmasının yıldönümünün hemen öncesinde. Atom bombasının patlayışına benzer görüntüler oluştu önce. Sonrası…

Sayısı tam bilinemeyen onlarca ölü… Binlerce yaralı…

Nedeni ne olursa olsun, bu bir katliam… Bu bir insanlık suçu. İnsan olan herkesin yüreği Beyrut için kanıyor. Tüm dünyada…

Ama İsrailli ırkçı bir lider şöyle bir paylaşımda bulunabiliyor:

'Lübnan'da muhteşem bir havai fişek gösterisi seyrettik.'