Önceki yazımızda AKP 2002 yılında iktidara geldiğinde Erdoğan’ın ABD ve Batı’nın en yakın dostu olduğunu. ancak 2010 yılına gelindiğinde Suriye operasyonu sırasında ABD’nin “stratejik müttefik” olarak Türkiye’yi değil de PKK’nin uzantısı PYD’yi seçmesi nedeniyle bu uyumun bozulduğunu söylemiş...
“Bu durum ABD’yi şimdilik Erdoğan yönetimi ile birlikte çalışmaya mahkum etmiştir. Ancak görünen o ki yönetim içinde yeni arayışlar sürmektedir” demiştik...
Bu arayışların bir örneği olarak da geçtiğimiz günlerde ABD’nin etkili düşünce kuruluşlarından Council On Foreign Relation (Dış İlişkiler Konseyi) tarafından düzenlenen Din ve Dış Politika Web Semineri sırasında yapılan analizleri göstermiştik.
***
Seminer sırasında “Z kuşağına” hitap etmek üzere kurulan ve Hükümet tarafından fonlanan Zivvy Media’nın kurucusu Elise Labott, katılımcılara hitaben “Erdoğan, mükemmel olmayan demokratik sistemi kullandı. Açıkça ortada otoriter bir çizgi var. Mahkemeler ona sadık olanlarla dolu. Medya onun kontrolünde. Ülkede çok fazla baskı var” demiş...
Analizci/yazar Steven Cook da “Türkiye, 2005 yılında Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerine başlayan bir ülkeden yıllar içinde oldukça hızlı bir şekilde otoriter rejimin hâkim olduğu bir ülkeye dönüştü.” saptamasını yapmıştır...
Unutmayalım ki bu ifadeler, ABD’nin en önemli dış politika düşünce kuruluşunun düzenlediği bir toplantıda kullanılmıştır.
***
Ne var ki, katılımcılar yalnızca Erdoğan konusunda değil son seçimlerde Altılı İttifak’ın Cumhurbaşkanı adayı olarak onun karşısına çıkan “muhalefet lideri” Kılıçdaroğlu için de karamsardır...
Örneğin “15 Temmuz ile iltisaklı” olarak gösterilen Henry Barkey, “Halkın yüzde 82-85’i çıkıp oy kullansa da işin aslı şu ki muhalefetin adayı konusunda halkı heyecanlandıran hiçbir şey olmadı. Yapmaları gereken başka birini aday göstermekti. İstanbul Belediye Başkanıyla seçime gidebilirlerdi.” ifadesini kullanmış...
Ve Kılıçdaroğlu hakkında şunları söylemiştir: “ İnsanların hevesli olmadığı birini aday yaptılar. Geçmişte seçimleri kaybetmiş bir bürokrat. Dinamizm yoktu. Gerçekten yeni bir yüzle kazanabileceklerini düşünüyordum. Erdoğan 20 yıldır iktidarda. Yorgunluk var. Ancak muhalefet adayı kaybetti.”
***
Peki, bu koşullarda son günlerde yaşanan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Biden arasındaki yakınlaşma nasıl yorumlanabilir?..
Hiç kuşkusuz, bu yakınlaşmanın en büyük nedeni ABD’nin elinin giderek zayıfladığı koşullarda Ukrayna, Ortadoğu ve Orta Asya bölgelerinde Türkiye’nin desteğine duyduğu ihtiyacın giderek artmasıdır. Erdoğan seçimi kazanmıştır ve önümüzdeki dönemde Türkiye’yi o yönetecektir; dolayısıyla ABD’nin ve AB’nin en azından önümüzdeki dönemde onunla çalışmaktan başka seçeneği yoktur...
Nitekim geçtiğimiz günlerde yayınlanan American Atlantic Council raporunda, "ABD, Orta Asya'daki rakiplerini tek başına etkisiz hale getiremez, (Ona ancak) Türkiye yardım edebilir" başlıklı bir bölüm yer almıştır. Raporun bu bölümünde Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan'dan oluşan Orta Asya'nın küresel alandaki önemine vurgu yapılmakta, Orta Asya'nın jeopolitik önemine dikkat çekildikten sonra bu ülkelerin ABD'nin çıkarları açısından kritik bir bölgede yer aldıkları ve Türkiye’nin yardımı olmadan ABD’nin bölgedeki rakiplerini etkisiz hale getiremeyeceği savunulmaktadır.
***
Bu saptamanın Karadeniz bölgesi için de geçerli olduğu unutulmamalıdır...
ABD ve Batılı ortakları ile Rusya arasındaki son çatışmanın odak noktaları Karadeniz çevresinde sıralanmaktadır. Türkiye’nin Karadeniz kıyıları, ABD ve Batılı ülkelerin Rusya’ya yönelik uzun vadeli yıpratma savaşı göz önüne alındığında Ukrayna’nın Rusya’nın saldırılarına açık kara topraklarından çok daha elverişli bir konumdadır. Üstelik Türkiye ile Rusya arasında bir çatışma ortamı yaratılabilirse Boğazlar da Rusya’ya kapatılabilecektir...
Kısacası ABD, Erdoğan’ın dış politikada uyguladığı “denge” politikasından ne kadar hoşnutsuzluk duyarsa duysun onunla birlikte çalışmaya devam etmek zorundadır.
(Bitti)