Son yazımızda ABD’nin liderliğindeki Batı Blokunun , Türkiye söz konusu olduğunda çözemediği bir ikilemle karşı karşıya kaldığını...
Türkiye ile ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin NATO örgütü içinde yer alan iki stratejik müttefik olmalarına rağmen iki müttefik arasında bir türlü uyum sağlanamadığını söylemiş...
1946’dan başlayarak yakın tarihimizden bazı örnekler vermiştik.
***
Bu örnekleri artırmak mümkündür...
Ancak lafı uzatmamak için 20 yılı aşkın bir süredir Türkiye’yi yönetmekte olan AKP iktidarı döneminde de bu kuralın işlemeye devam ettiğini söyleyelim ve günümüze gelelim...
AKP, 2002 yılında iktidara geldiğinde ABD ve Batı’nın en yakın dostuydu; ancak 2010 yılına gelindiğinde Suriye operasyonu sırasında ABD’nin “stratejik müttefik” olarak Türkiye’yi değil de PKK’nin uzantısı PYD’yi seçmesi nedeniyle bu uyum bozuldu.
***
Uyumun bozulmasının ardından ABD, Erdoğan başkanlığındaki iktidarı değiştirmek için harekete geçti ve FETÖ’yü kullanarak 15 Temmuz darbe girişimine yol verdi!..
Ne var ki yakın tarihimizde ilk kez ABD destekli bir askeri darbe girişimi TSK’nın ve halkın önemli bir bölümünün tepkisi sonucu başarısızlığa uğradı...
Bu durum sonucunda Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, Rusya ile düşmanlık politikasını terk ederek iki dünya gücü arasında bir “denge politikası” izlemeye başladı.
***
Aslında Erdoğan’ın yaptığını ABD’nin tutumundan dolayı iktidarlarının son yıllarında hayal kırıklığına uğrayan Menderes ve Demirel de yapmak istemiş, ama onlar darbe girişimlerini engelleyemedikleri için iktidarlarını kaybetmişlerdi...
15 Temmuz’da kendisini bu tuzaktan kurtaran Erdoğan ise terazinin kefesini son zamanlarda ABD’den yana eğse de Rusya ile kurduğu dostane ilişkileri sürdürmeye devam ediyor...
ABD bu durumdan rahatsızdır; çünkü o, iki ülke arasında kısmi bir yumuşama ile yetinmiyor, Türkiye’de Rusya ve Çin ile giriştiği küresel mücadelede kendisine kayıtsız şartsız destek verecek ve Ukrayna’da açılan cepheyi genişletecek bir ortak arıyor.
***
ABD, bu amaçla son seçimler sırasında neredeyse tüm muhalefeti kendi çizgisinde birleştirerek “altılı” bir ittifak oluşturmuş, ancak deneme muhalefetin beceriksizliğinin de etkisiyle başarısızlığa uğramıştı...
Bu durum ABD’yi şimdilik Erdoğan yönetimi ile birlikte çalışmaya mahkum etmiştir. Ancak görünen o ki yönetim içinde yeni arayışlar sürmektedir...
Geçtiğimiz günlerde ABD’nin etkili düşünce kuruluşlarından Council On Foreign Relation (Dış İlişkiler Konseyi) tarafından düzenlenen Din ve Dış Politika Web Semineri sırasında yapılan analizler bu çerçeve içinde ele alınabilir.
***
Seminer sırasında Dış İlişkiler Konseyi Ulusal Program ve Sosyal Yardımdan Sorumlu Başkan Yardımcısı Irina Faskianos, Zivvy Media kurucusu Elise Labott, Prof Henri Barkey ve analist/yazar Steven Cook, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mayıs ayındaki seçimi nasıl kazandığı ve bunun ne anlama geldiği konusunda analizler yapıldı...
Seminerde konuşan Steven Cook, Türkiye’nin, 2005 yılında Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerine başlayan bir ülkeden yıllar içinde oldukça hızlı bir şekilde otoriter rejimin hâkim olduğu bir ülkeye dönüştüğü saptamasını yaptıktan sonra “Muhalefet, Erdoğan’a çok ciddi bir şekilde meydan okuyamadı, çünkü zayıf olduğu ekonomiden bahsetmek yerine kültür, kimlik ve dinle ilgili konuları vurguladı” dedi...
Ardından söz alan Henri Barkey (15 Temmuz darbesiyle ‘iltisaklı’ olduğu öne sürülen bir isim) ise muhalefetin başkan adayının yanlışlığı üzerinde durdu ve şunları söyledi:
“Stratejik hatalar öncelikle aday tercihiydi. İnsanların hevesli olmadığı birini aday yaptılar. Geçmişte seçimleri kaybetmiş bir bürokrat. Dinamizm yoktu. Beklenenden daha iyi bir performans sergiledi ama bence pek çok kişi sandık başına gitti ve muhalefet adayı Kılıçdaroğlu’na oy vermek için değil, Erdoğan’a karşı oy kullanmak için ona oy verdi.”
(Devam edecek)