Önceki yazımızda Cumhuriyetin ilk yıllarında 'Batılılaşma' sorununa bir 'çağdaşlaşma' sorunu olarak bakıldığını, bunun sonucunda uygarlığın doğurduğu laiklik, kadın hakları, eğitim hakkı ve eşitliği, modern hukuk gibi gelişmeleri topluma mal ederken ülkenin Batı karşısındaki 'bağımlı' yapısı yerine kamu mülkiyetine dayalı 'ulusal ' bir ekonominin geçirilmesine çalışıldığını belirtmiştik...
Ardından, bu çabaların Atatürk'ün ölümünün ardından 'bürokratlaşma', daha sonra da 'liberalleşme' eğilimleri nedeniyle yozlaştırıldığını belirtmiş ve Attila İlhan'ın 'Hangi Batı' başlığı altından derlediği denemelerinden şu pasajı aktarmıştık:
'Cumhuriyet kuşaklarının dramı Atatürk sonrasında başlar. Çağdaşlaşmayı batılılaşma yapan sonrakilerdir. Müdafa-i hukuk doktrinini ulusalcı içleminden soyanlar, Dersaadet tipi kozmopolit bir batılılaşmayı Ankara'ya göçürüp Cumhuriyetin 'resmi' tutumu yapanlar onlardır. (Doğan ) Avcıoğlu, yeni devletin ilk yıllarından itibaren, Babıali'nin köhne kadrolarıyla Ankara bürokrasisini ele geçirdiğini yazıyor. Yalnız bürokrasiyi mi? Kuvayı Milliye ruhunu da ele geçirip dağıtmışlar, devrimin ideolojisini şaşılacak bir çabuklukla yozlaştırmışlardır.'
***
Cumhuriyetin kuruluş döneminde yaşanan 'çağdaşlaşma' sürecinin kilit kavramı 'bağımsızlık'tı...
Bağımsızlık, ekonomik olarak güçlü olmayı gerektiriyordu...
Atatürk, bunu, 'Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz' sözleriyle ifade etmişti...
'Ekonomik bağımsızlık'tan anlaşılan ise dünya ekonomisinden tecrit olmak ve kendi içine kapanmak değil, emperyalizm çağında dünya ekonomisini saran ve görünüşte siyasi bağımsızlığa sahip ülkeleri 'Batı'nın finans kapital merkezlerine bağımlı kılan ağın parçalanmasıydı...
Bu ağ, Osmanlı döneminde 'borçlandırma' yöntemiyle örülmüştü.
***
Yeni kurulan cumhuriyetin Lozan'da yürüttüğü en sert mücadeleler kapitülasyonları yeniden gündeme getirme ve Osmanlı borçlarını tümüyle yeni cumhuriyetin sırtına yıkma çabalarına karşı verilmiştir... 20 Kasım 1922 tarihinde başlayan müzakereler, 4 Şubat 1923 tarihinde Türk heyetinin bu konuda taviz vermeyi red ederek masadan kalkması nedeniyle yarıda kesilmiştir...
Lozan'daki müzakere heyetinin başkanı İsmet İnönü, hatıralarında bu olayı şöyle anlatır:
'Konferansın şubatta vuku bulan ilk kesilmesinin esaslı sebeplerinden birisi kapitülasyonlardı. (...)
Beau-Rivage Oteli'ndeki 4 Şubat toplantısında bir aralık Lord Curzon'a sordum:
Şimdi döneceksiniz. İngiltere'ye gittiğiniz zaman, size sulhu soracaklar. Niçin gittiniz, niçin sulh yapmadan geldiniz, diyecekler. Ne cevap vereceksiniz? Lord Curzon, memleketime gittiğim zaman benim ne cevap vereceğimi sordu. Bunun üzerine kendisine dedim ki:
Memleketime gittiğim zaman bütün dünyaya ilan edeceğim, Lord Curzon sulh istemiyordu, müzakereleri kısır bir sonuca vardırmak için elinden geleni yaptı. Konferans kesildi, yeniden harp başlayacak, diyeceğim. (...)
Lord Curzon fena halde kızmıştı. 'Ben sulh istemiyordum da, onun için mi olmadı, nasıl söylüyorsun bunları', diye bana karşılık verdi. 'Öyle söylüyorum, öyle söyleyeceğim', dedim. İşte bütün meseleleri birer birer ortaya koyduk. Kapitülasyonlar senin için hayati bir mesele midir, tarzında konuştum. Saatlerce süren bu mücadeleye hakiki bir çekişme ve boğuşma denebilir. Toplantı böyle bir hava içinde geçti. Biz nihayete kadar noktai nazarımızda ısrar ettik. Fakat onlar aralarında daha evvel karar vermişler. Hiçbir değişiklik yapmak niyetinde değiller. Hazırladıkları muahede projesini menfi şekli ile bize behemehal kabul ettirmek isteğinde oldukları anlaşılıyordu. Nihayet hiçbir neticeye varamadık ve biz salonu terk ettik.'
***
Taviz vermeyi reddederek masadan kalkan Türk heyetiydi, ama sonunda 'pes' eden İngilizler oldu...
İngiliz heyetinin Lozan'a dönme kararı alması üzerine üzerine görüşmeler yeniden başladı ve imzalanan anlaşmayla Osmanlı döneminde verilen kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı...
Dahası, borçların peşin tahsili için devletin tüm gelirlerine el koyma hakkını elinde bulunduran Duyun-u Umumiye lağvedildi... Dış borçların ödenmesi, Osmanlı yönetiminden yeni cumhuriyete kalan toprak oranına göre vadeye bağlandı...
Türkiye bu borçları 1929 yılında ödemeye başladı ve borçların ödenmesi 1954 yılında tamamlanarak 'hesap kapatıldı'!
(Devam edecek)