Fıkralar günlük yaşamın içinden doğar. Espri yeteneği olan, hazırcevap birinin yaşam içindeki olaylara, yaşananlara karşı anında verdiği bir yanıttır… Ardında benzer olaylarda nice insanın yaşadığı deneyimler vardır ama… Sonra dilden dile dolaşarak anonim bir fıkra haline gelirler.
Günümüzde ise bu dilden dile dolaşma sosyal medya aracılığıyla oluyor. Modern yaşamın anonimleştirme aracı sosyal medya… Bir fıkrayı, yaşananlara karşı esprili değerlendirmeleri bir kişi üretse de sosyal medyada dolaşıma girdikten sonra 'anonimleşiyor'.
2018 yılında seçim vaadi olarak millet bahçeleri gündeme geldi ya… Halkımız, çoluğuyla çocuğuyla gidip oturacak o bahçelere, çayları, kekleri gelecek önlerine. Ücretsiz olarak hem de… Kitaplıklar da olacak. Dileyen kitabını alıp okuyacak, çayını yudumlarken…
O günlerde bir fıkra dolaşıp durmuştu sosyal medyada:
Bizim Temel Amca, Millet Kıraathanesi'nden içeri girer ve gözüne ilişen ilk boş masaya oturur. Sağını solunu gözlüklerinin üzerinden hafifçe süzdükten sonra garsona seslenir:
- La uşağum, has demli bir çay yapaysun bana. Yaninda da Gorki'nin Ana'sini isteyrum.
***
Fıkra bu kadar. Gerisini siz düşünüyorsunuz artık. O an garson şaşakalmış durumda belki… Hiç duymamış Gorki'yi de, 'Ana'sını da…
'Kimin anasını istiyor bu adam? Ne diyor bu ya! Kafayı mı yemiş ne!' diye düşünmüş de olabilir, başka türlü de… Fıkrada düşündürülmek istenen, esprinin gücünü aldığı yer garsonun böyle düşünecek olması…
Bir de şu olasılık var:
Garson Gorki'yi biliyor. 'Ana'yı da okumuş üstelik…
Neden olmasın! Dahası kitaplıkta o kitap var. Çayı ve keki getireceği tepsiye, Gorki'nin 'Ana' romanını da koyuyor, alıp getiriyor.
Ne güzel bir kare olur!
***
Başka seçenekler de var düşünebileceğimiz de…
Bunlar bir yana, gelelim Gorki'nin 'Ana'sına…
Rus yazar Maksim Gorki'nin 'Ana' romanı, yazarın adı anılınca ilk usa gelen kitabıdır. Romandaki olaylar, 1917 Ekim Devrimi öncesinde geçer. Zaten kitabın ilk baskısı 1907'de yapılmıştır. Devrimden on yıl önce… Roman, kapitalist sistemin acımasızlığını, sömürünün boyutlarını, yoksulluğun yakıcılığını görünür kılar. Bir ev kadını olan Pelageya Nilovna ve işçi olarak çalışan oğlu Pavel'dir romanın ana kişileri. Sürekli içki içerek kendini döven kocasının yaşattığı acılara bile isyan etmeyen, kabullenen bir kadın olan Nilovna'nın bilinçlenip mücadele içinde yer alan bir kadına, 'Ana'ya dönüşmesidir anlatılan.
Kapitalizme karşı bir bilinç yaratma romanıdır 'Ana'. Roman teknikleri açısından güçlü bir roman olmamasına karşın büyük yankı yaratmış, zamanın süzgecine direnmiş, unutulmazlar arasına girmiştir.
***
'Ana' romanı Türkiye'de de ilgi gördü. Ama en büyük ilgi, toplumsal muhalefetin yükseldiği 1970'li yıllarda oldu. Tam da o yıllarda tiyatro sahnesine de taşındı.
Kültür – sanat yaşamı bir yana, Ankara kent tarihinde de özel bir yer edinen Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) sahneledi…
Kim mi vardı başrolde?
Meral Niron.
Dostlar Tiyatrosu, AST ve Devlet Tiyatroları'nda '403. Kilometre', 'Nereye Payidar', 'Oyun Nasıl Oynanmalı', 'Ferhat ile Şirin', 'Hikaye-i Mahmut Bedrettin', 'Rumuz Goncagül', 'Küçük Adam Ne Oldu Sana?', 'Yaz Misafirleri', 'Taziye', 'Asiye Nasıl Kurtulur?', 'Boş Beşik', 'Kanlı Düğün', 'Nafile Dünya' gibi birçok oyunda rol almıştı. 'Sürü', 'Düğüm' ve 'Acıların Kadını' gibi filmlerde oynamıştı. 'Ferhunde Hanımlar' ve 'Bizim Evin Halleri' gibi çok izlenen dizilerde de görmüştük onu.
Belleklerde iz bırakmış bunca sanat ürününde rol aldı da, geçen ay yitirdiğimizde yazılanlara baktım da, en çok 'Ana' oyunuyla anımsandı. AST'ta, 1974'te oynadığı oyunla… Oradaki Ana rolüyle…
Bu anımsayışın da bir diyeceği var. Yaklaşık 6 aydır yaşadığımız koronavirüs süreci, kapitalizmin gerçek yüzünü de tıpkı 'Ana' romanı gibi ortaya çıkarmadı mı?
Şimdi 'Ana'yı yeniden okuma zamanı…
'Ana' olma zamanı…
Ölümüyle de bir ileti oldu Meral Niron. Bunu anımsattı bizlere…