Yahya Kemal Beyatlı'nın bir şiiri vardır ki dizeleri, şiirseverler bir yana klasik Türk müziği tutkunlarının da belleklerinde yankılanır durur:

'Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç; / Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!'

Şiirin adını bilmez kimse. İlk dizenin yarısı, şiire doğal ad olmuştur:

'Dönülmez akşamın ufkundayız.'

Böyle anılır, böyle bilinir. Şiirin adı ise 'Rindlerin Akşamı'dır.

Bir de 'Rindlerin Ölümü' şiiri vardır Yahya Kemal'in… O da bestelenmiş ve yine klasik Türk müziğinin unutulmazlarından olmuştur… Hem de Münir Nurettin Selçuk'un sesiyle yankılanır her yerde… Tıpkı 'Dönülmez akşamın ufkundayız' gibi…

'Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış; / Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle, / Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış / Eski Şîraz'ı hayal ettiren ahengiyle.'

***

Bugün İran sınırları içinde bulunan Şiraz şehri, iki büyük şair armağan etmiştir insanlığa… Birisi 'Bostan' ve 'Gülistan'ıyla yüzyılları aşıp gelen Sadî. Yani Şeyh Sadî-i Şîrazî, öbürü Hafız-ı Şirazî…

Sadî, 13. yüzyılda yaşamış, Hafız 14. yüzyılda.

Yahya Kemal'in andığı Hafız, tasavvuf şiirinin öncülerinden olan Hafız-ı Şirazî'dir işte… Kabri de şiirdeki gibi bahçe içerisindedir.

Şu dizeler onun ve doğal olarak 14. yüzyıldan kalma:

'Olmayın riyakarlık edenlerden / Bir yanda yüksek sesle Kur'an'ı dillendirirken / Öbür yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden.'

***

Şirazî'nin bu dizelerini yüzyıllar sonra anımsamak için o kadar çok neden varki! O kadar çok neden! 'Olmasaydı keşke!' demek bir şey değiştirmiyor. Var işte! Ve nice insan var, bu dizeleri değil de, o 'neden'leri besleyen…

Bana anımsatıp yazı konusu ettiren de bugün Türkiye'mizde yaşanan o olaylar ve insanlar işte… 'Vahşi birer köpek gibi' davranan ve 'köy'ümüzü cehenneme çevirenler…

Onların yarattığı cehennemle anımsadığım, izlediğim bir film:

'Soraya'yı Taşlamak / The Stoning of Soraya'.

Filmin başında anımsatılıyor bu dizeler.

Anımsatılıyor yeniden…

***

Film gerçek bir öyküye dayanıyor. Yaşanmış olaylara…

Şöyle ki, Şirazî'den yüzyıllar sonra, 1979'daki Humeyni Devrimi'nden sonra, bir Fransız gazetecinin yolu İran'a düşüyor… Zahra çıkıyor karşısına…

Zahra ki, yeğeni Soraya, bir iftirayla, kocasının iftirasıyla recm cezasına çarptırılmış, taşlanarak öldürülmüştür.

'Düne göre yüz yıl yaşlanmış gibiyim' diyen Zahra, bu öyküyü anlatıyor ona. Diyor ki:

'Burada kadın sesi duymak herkese nasip olmaz. Sesimi alıp buralardan götürmeni istiyorum.'

O da kasete kaydediyor. Sonra bir roman çıkıyor ortaya. Sonra da sinema filmi…

Film başlarken, Şirazî'nin dizeleri anımsatılıyor seyirciye. Bitişte ise gerçekte yaşanan olayda, o taşlanarak öldürülen Soraya'nın bu dünyaya kalan tek fotoğrafı, 9 yaşında çekilmiş fotoğrafı... Nasıl da masum yüzüyle…

Ama asıl yürek delici olansa…

Recm sırasında, Soraya'nın son bakışları… Bedeni kazılmış toprağa gömülü, alnına, başına sayısız taş atılmıştır. Kan içindedir yüzü. Gözleri kan içinde… Kocası dibine kadar gelip bakar ölmüş mü diye. Ölmemiştir henüz. O kanlı yüzün ortasından göz kapakları açılır… Yeniden başlar taşlama… Ve işte tam da bundan sonraki son bakış… Yeryüzüne değil elbette, taş atanlara…

'Bu dünya erkeklerindir. Bunu asla unutma!' diyor o bakışlar…

'Gülümsedim!. Gülümsemek kanunlara aykırı değil' diyor…

'Bunu bana nasıl yaparsınız?' diye soruyor…

'Sizin komşunuzum, sizin kızınızım, sizin annenizim…'

Ve yineliyor gerçekte, Şirazî'nin dizelerini:

'Olmayın riyakarlık edenlerden / Bir yanda yüksek sesle Kur'an'ı dillendirirken / Öbür yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden.'