'Denge politikası' konulu önceki yazılarımızda , günümüzde büyük devletlerin kozlarını doğrudan çatışma yerine 'vekalet savaşları' aracılığıyla paylaşmalarının orta büyüklükteki devletlere belirli bir manevra alanı sağladığını, ama diğer yandan onların bölgesel çatışmaların dışında kalmalarını zorlaştırdığını söylemiştik...

Ayrıca, bu durumun büyük devletlere farklı araçlarla baskı yapma imkanı sağladığını da sözlerimize eklemiştik...

Türkiye'nin son yıllarda büyük güçler arasında bir denge politikası yürütmeye çalışırken kendini bölgesel çatışmaların ortasında bulmasının nedeni budur.

***

Türkiye'nin son dönemde yaşadığı tecrübeler, siyasal bir aktörün denge politikasını başarıyla yürütebilmesi için oyuna katılan tüm aktörlerin sürekli değişen pozisyonlarını göz önünde bulundurması ve bu durumlara uyum sağlayacak esnekliğe sahip olması gerektiğini göstermektedir...

Ancak siyasal ve diplomatik alanda ne kadar ustaca manevra yapılırsa yapılsın, son tahlilde her denge politikasının 'konjonktürel' bir nitelik taşıdığı, devletlerin uzun vadeli ulusal amaçlarını gerçekleştirmek için 'olmazsa olmaz' koşulun güçlü bir ekonomi olduğu açıktır...

Nitekim, dünkü yazımızda da belirttiğimiz gibi, Osmanlı'nın çöküş döneminde izlediği denge politikası tüm manevralara rağmen devleti savaşa sürüklemek ve yıkımdan kurtaramamış, buna karşılık İkinci Dünya Savaşı döneminde izlenen denge politikası ülkeyi savaş dışında tutmuş ve ülkenin saygınlığını artırmıştır.

***

Ne yazık ki Cumhuriyetin bağımsızlıkçı politikaları İkinci Dünya Savaşından sonra sürdürülememiş, Dünyanın iki kampa ayrıldığı koşullarda Türkiye, içerideki sermaye ve toprak ağası sınıfların da baskısıyla ekonomik bağımsızlığını adım adım yitireceği bir yola sürüklenmiştir...

Bu yol her ne kadar zigzaglı bir rota izlemişse de esas doğrultu, ülkenin ulusal ekonomisinin temel taşlarını oluşturan kamu iktisadi kuruluşlarının adım adım tasfiye edilmesi ve Batılı ülkeler yararına 'açık kapı' politikaları izlenmesi yönündedir...

Bu yolda varılan sonuç ise siyasette 'Amerikancı' partilerin yükselmesi, ekonominin ABD ve Batılı ülkelerin ekonomilerine endekslenmesi ve TSK'nın NATO'ya bağlanması olmuştur.

***

Yeni bir denge politikası arayışı, ancak bu politikanın ülkeyi sürüklediği noktada 'stratejik müttefik' zannettiğimiz güçlerin ülkenin ulusal bütünlüğüne kastettiğinin anlaşılmasıyla tekrar gündeme gelmiştir...

Ancak, yığınakta yapılmış olan hatanın daha sonra düzeltilmesi çok zordur...

Türkiye de bu gerçeği, Kıbrıs olayından başlayarak ulusal çıkarlarını koruma yönünde attığı her adımda görmekte ve öğrenmektedir.

***

İkinci Dünya Savaşının sonuçlanmasının ardından 'yığınakta' yaptığımız hatalar denge politikalarının ulusal çıkarlar doğrultusunda yürütülmesini günümüzde de engellemektedir...

Engelleme politikalarının esas dayanak noktası ise her zaman ekonomi olmaktadır...

Bu konuyu kısaca geçmek için ABD'nin dayatmalarına ne zaman karşı çıksak Trump'ın 'ekonomini mahvederim' içerikli mesajlarıyla karşılaştığımızı ya da Rusya'nın siyasal planarına karşı çıktığımızda ekonomik ambargolarla sarsıldığımızı hatırlatmakla yetinelim.

***

Türkiye, halen bu sürecin sıkıntılarını yaşamaya devam etmektedir...

Bu sıkıntıların aşılması, ülkenin ekonomik bağımsızlığını artırmaya yönelik kalkınma politikalarının izlenmesi, siyasi bağlantıların 'stratejik müttefiklik' kalıplarından kurtarılması, bir süreç içinde TSK'nın NATO'dan bağımsızlaştırılması yönünde atılacak adımlarla mümkün olabilir...

Ne yazık ki gidiş, bu yönde değildir!

***

Yaşanan sıkıntıların son örneği Libya'da yaşanan gelişmelerdir...

Kaddafi yönetimindeki Libya, o zamanlar Türkiye'nin en verimli iş anlaşmalarını yaptığı ülkeydi... Kıbrıs bunalımı sırasında NATO yapacağımız harekatı engellemek için askeri ambargo uygular ve tehditler savururken Libya'nın verdiği benzinle uçaklarımızı uçurmuş ve Doğu Akdeniz'de yaşanan her sorunda Libya'yı yanımızda bulmuştuk...

Ama sonunda, NATO'nun Kaddafi yönetimini yıkmak amacıyla Libya'ya müdahalesi gündeme geldiğinde başlangıçta 'NATO'nun Libya'da ne işi var' derken, o harekata katılmak zorunda kalmıştık.

(Devam edecek)