AKP'nin kuruluş ve yükseliş sürecini ele aldığımız son yazımızda 2002 seçimleri öncesinde ülkede merkez sağ partilerin erimesi ve dönemin en büyük sosyal demokrat partisi olan DSP'nin 2001 krizinin ardından çöküşü üzerinde durmuş...
Bu gelişmeler sonucunda yarışa 'yeni' bir parti olmanın getirdiği büyük bir avantajla başlayan AKP'nin 2002 seçimlerinde yalnızca Fazilet Partisi ile ANAP ve DYP'nin oylarını almakla kalmadığını...
MHP ve DSP'nin oylarının bir kısmını da kendine çekerek tek başına iktidara geldiğini söylemiştik.
***
AKP'nin 20 yıllık iktidar formülü, 'İslamcı' akımı oluşturan tüm siyasal ve toplumsal örgütleri çeperinde tutarken 'merkez sağ' oyları da devşirmek ve bu bileşik oy tabanını 'muhafazakar/milliyetçi' söylemle bir arada tutabilmek esasına dayanmıştır...
Bu formül, 2007 seçimlerinde Erkan Mumcu'nun genel başkanlığını yaptığı ANAP ile Mehmet Ağar'ın başkanlığını yaptığı DYP'nin Demokrat Parti (DP) çatısı altında seçime birlikte girme kararı almaları üzerine sarsılır gibi olmuş, ancak bu birleşme girişimi son anda bozulunca işler eskisi gibi devam etmiştir...
E. Mumcu 13 Mayıs 2001 tarihinde Cumhuriyet gazetesi muhabiri ile yaptığı bir söyleşide bu ilginç 'bozuşma' konusunda Mehmet Ağar'ı suçlayarak şunları söylemişti:
'Kalan 2 saat içinde de anlaştığımız şekilde, Demokrat Parti listelerinde anlaştığımız isimlerin (Ağar tarafından) YSK'ya sunulması gerekiyordu. (...) Demokrat Parti bir liste verdi. O listede bir tane bile Anavatan Parti'li yoktu. Şimdi bu herkesin gözü önünde olan bir şey iken, hiç kimse ama hiç kimse Mehmet Ağar'a bunu neden yaptığını sormadı. (...) Anavatan Partisi'nin, Demokrat Parti'ye katılma kararı almak amacı ile topladığı Genel Kurulu'na Mehmet Ağar gelecek ve o günkü -Demokrat Parti tüzel kişiliğinin yasal temsilcisi sıfatı ile- bu birleşmeye dair taahhütlerini ilan edecekti. Gelmedi. (...) Aynı saatlerde binlerce insan kongre salonunda Mehmet Ağar'ı beklerken, o gidip Fetullah Gülen'e övgüler düzen konuşmalar yaptı. (... ) Eğer Demokrat Parti birleşmesi mümkün olsa idi, gerçekleşecek en somut ve en kesin sonuçlardan birisi AK Parti'nin tek başına iktidarının imkansızlığı idi.'
***
Cumhuriyet'in kurulmasından bu yana Türkiye'de yapılan seçimler, 'merkez sağ' olarak tanımlanan kesimin 'İslamcı' akımlarla kolayca birleşerek seçim sonuçlarını belirleyebildiğini göstermiştir...
AKP'nin 20 yıllık iktidar sürecinde de bu olgu önemli rol oynamıştır...
Son olarak yapılan anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte parlamento etkisizleştirilirken başkanlık için yüzde 50+1 koşulunun getirilmesinin en önemli sebebi de budur.
***
Bu koşul getirilirken sol akımların 12 Eylül darbesinden bu yana siyasal sahneden dışlanmış olmalarına, 'solda' tek başına kalacak olan CHP'nin de çok partili sistem içinde yapılan hiçbir seçimde yüzde 50 oyu bulamayacağına güvenilmiş...
CHP'ye karşı olan kesimlerin güçlü bir 'sağcı' parti etrafında kolayca toplanabileceği düşünülmüş...
Böylece son aşamada iki adayın yarışacağı bir yarışta, yaratılacak kutuplaşma ortamının da katkısıyla Meclis'te yer alan farklı görüşteki partiler arasında koalisyon hükümetlerinin kurulamayacağı, 'ana muhalefet' olmaya yazgılı CHP'nin yalnız bırakılacağı ve 'kemikleşmiş' önyargılar sonucu mevcut iktidarın sürüp gideceği hesap edilmişti.
***
Bu düşünce pek yanlış sayılmazdı...
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun da bu gerçeği gördüğü ve içine itildiği 'çıkmaz'a bir çare aradığı anlaşılıyor...
O nedenle, parti yönetimini ele aldığından bu yana CHP'nin 'eski CHP' olmadığını kanıtlayarak sağ kesimde egemen olan 'kalıplaşmış' davranış biçimlerini değiştirmeye çalışıyor.
(Devam edecek)