Yaşar'dan daha önceki bir yazımda söz etmişimdir…
Gençlik yıllarının mahalle arkadaşı Yaşar'dan…
Namı diğer palavra Yaşar'dan.
Yine aklıma düştü anlattığı o birbirinden ilginç hikayeler...
Sinemaya gidecek para bulamadığımız zamanlarda, Yaşar'ın maceralarını dinlemek, soluk soluğa izleyeceğiniz macera filmlerini izlemekten daha çok keyif verirdi…
Akşam toplanma yerimiz olan bahçe duvarının üstüne dizildiğimizde gözümüz Yaşar'ın üzerinde olurdu.
''Bugün ne anlatacak'' diye merakla bekleşir, nadiren suskun kaldığı günlerde ''gaza getirmek'' için de ''Şu askerlik maceran ne güzeldi'' gibi teşvik edici övgüler yağdırırdık.
O da fazla dayanamaz, ''Bir gün'' diye başlardı yaşanmamış maceralarını anlatmaya…
Aslında çok iyi bir senarist olurdu…
Ama o lise öğrenimini yarıda bırakmış, aklından geçenleri kağıda dökme zahmetine katlanmamıştı.
O nedenle daha önce anlattığı maceralarında unutkanlık nedeniyle ufak-tefek değişiklikler yapardı.
O anlatır, biz dinlerdik…
Kahkahalarımız mahalleyi çınlatırdı…
Palavranın dozunu kaçırdığında renk vermez, gizliden gizliye gülümserdik.
Ta ki, gecenin ilerleyen vakti olup da uykumuz gelinceye kadar…
Ardından bir sonraki duvar buluşmasına kadar vedalaşır, evlerimizin yolunu tutardık…
Nereden aklıma geldi şimdi bunlar…
Oysa geçmiş televizyonun karşısına spikerin dudaklarından dökülen son gelişmelere ilişkin haberleri izliyordum.
Yaldızlı günlere dair haberleri…
Huzurun evlerden taştığı, bolluk bereketin tavan yaptığı haberleri…
Toz pembe hayalleri gerçeğe dönüştürecek vaatleri…
Dinlemişse şayet, kıs kıs gülüyordur Yaşar…
Kıskanmıştır da…