Depremler, ardından gelen sel felaketi…

Karabasan gibi çökmüştü yüreklere…

Kentin tüm ışıkları sönmüş gibiydi.

Kısa süreli yağmurların ardından güneş yüzünü gösterince yorgun bedenlere moral oldu.

Bir de şu, geleceğe dair politik palavralar olmasa…

Onlar da en az depremler, seller kadar yıkıcı oluyor.

Hele de onlarca yaşanmışlık, onlarca tanıklık varken.

Tarih belirlendi ya,

Atışlar da başladı.

Vaat üstüne vaat.

Yapsaydın ya…

Elini tutan mı vardı…

Bir cennet vaadi eksikti,

O eksik de giderildi.

Platon, yöneticilere halkın yararı için yalan söylemeyi öğütlermiş.

Ünlü filozof, bu yöndeki sözlerinin siyasetçilerin en çok riayet edecekleri bir nasihat olacağını tahmin etmiş midir acaba?

Yalanlar çeşit çeşit…

Beyazı var,

Komik olanı var,

Zararlısı var.

Tehlikeli olan da üçüncü sıradaki…

Nazım da üçüncü sıradakini kastetmiştir dizelerinde:

''Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar…''

Siyasi yalanlara gelince…

Çokça tanıklığımız vardır…

Yaşamın ayrılmaz bir parçası gibi olmuştur adeta…

Kimi zararlı, kimi komik, kimi hayal ürünü…

Hepsi de vaat temeline dayanıyor.

Türk siyasi hayatı da, tarihin akışı içinde pek çok yalana tanıklık etti.

Siyasetçiler hakkında bazıları komik, bazıları zararlı, bazıları da gerçekle bağdaşmayan ithamlarda bulunuldu.

Örneğin mezuniyet cübbesi giyen siyasetçiye papaz yaftası yapıştırıldı.

İsmet Paşa için ortaya atılan ''asker kaçağı'' yalanına ne demeli?

Hayatının büyük bir bölümünü asker olarak geçiren İnönü'ye, asker kaçağı yaftası yapıştırılmak istenmesi, yalnızca ''yalan'', ''iftira'' sözcükleriyle açıklanabilir mi?

Ünlü bir siyasetçi hakkında ortaya atılan ''sünnetsiz'' iddiası da ayrı bir hikaye.

Ve o siyasetçinin söz konusu iddiayı ortaya atanlara verdiği altından kalkılamayacak malum yanıt.

Siyasette konuşmasını bilmek kadar susmak da önemli.

Hem de çok önemli

Fıkradaki gibi:

-Siyasetçinin iyisini nasıl anlarsın?

-Konuşmasına bakarım.

-Peki ya hiç konuşmuyorsa.

-O kadar iyisine rastlamadım.

Biz de öyle…