Geçtiğimiz günlerde, Çin Komünist Partisi'nin önderliğinde70'i aşkın ülkeden gelen 100'den fazla siyasi partinin ve 300'den fazla temsilcinin katılımıyla Dünya Marksist Partiler Forumu yapıldı...

1990 yılında Sovyetler Birliği dağılıp komünist partilerin büyük bir bölümü iktidardan düştüğünde, yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir akımın sona erdiği zannedilmişti...

Öyle olmadığı bir kere daha anlaşıldı!

***

Gerçi o tarihten bu yana, dünyada Çin, Küba, K. Vietnam, K. Kore gibi bir kaç ülke dışında kendisini 'sosyalist' olarak nitelendiren ülke olmadı...

Bu ülkelerin en büyüğü olan Çin'de ise Çin sosyalizminin efsanevi kurucusu Mao Zedung'un 'kapitalist yolcu' olarak nitelediği Deng Siao Ping ve arkadaşları iktidara geldi ve ülke ekonomisini kar ölçeğine göre yeniden şekillendirdi...

Ama, bu toplantı bir kere daha gösterdi ki, günümüzde 'sosyalizm' düşüncesi ve bu düşüncenin takipçisi siyasi akımlar 'ölmemiştir'; dahası, yeniden canlanma belirtileri giderek güçlenmektedir.

***

Evet, bu 'sosyalizm', Marx'ın ya da 1917'de Sovyetler Birliği'ni kuran Lenin'in hayal ettiği sosyalizm değildir...

Ama dünya yine de o fikre, o 'ütopyaya' ihtiyaç duymakta...

Ona yönelmektedir.

***

Bu duruma şaşıranlar, sosyalizmi Marx'ın yarattığı bir akım ya da Sovyetler Birliği'nin resmi ideolojisinden ibaret bir söylem zannedenlerdir...

Gerçekte sosyalizm, insan toplumlarının sınıflara bölünmesinden, toplumsal zenginliklerin küçük azınlıkların elinde toplanmasından bu yana çeşitli isimler ve akımlar tarafından temsil edilmiş olan binlerce yıllık bir ütopyadır...

Ancak bu ütopya, başka ütopyalardan farklı olarak yalnızca bir kaç idealist düşünürün kafasında şekillekle ya da eserlerinde yaşamakla kalmamış, Marx'ın öğretisini kendisine kılavuz edinerek, 1917 devriminden itibaren dünyanın en az üçte birinde hayat bulmuş ve siyasi rejimlere dönüşmüştür...

***

Yirminci yüzyıl sosyalizmine damgasını vuran sosyalist akım Marksizm'di...

19. yüzyılın sonlarında Marx, arkasında bir kütüphaneyi dolduracak kadar teorik eser bırakarak öldüğünde, 'Marksizm' yalnızca küçük gruplar tarafından temsil edilen sosyalist akımlardan biriydi...

Marx'ın yoldaşı Engels, hem onun eserini tamamlayıp yayınlayarak, hem de Almanya'daki sosyalist işçi partisinin başına geçerek teori ile pratiği birleştirdi. Onun yönlendirdiği parti, Almanya'nın en güçlü partisi haline geldi.

***

Ne var ki, o parti, Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle 'ütopyasını' bir kenara attı ve o güne kadar mücadele ettiği kesimlerin saflarına katıldı...

Ama 'ütopya' yitip gitmedi...

Marx'ın ve Engels'in hayallerini gerçeğe dönüştürmek isteyen Lenin, kavgayı onların bıraktığı yerden alarak geri bir ülke olan Rusya'da ilk sosyalist devleti kurdu.

***

Rusya işçi sınıfının zayıflığı ve ekonomisinin geriliği nedeniyle Lenin, umutlarını Almanya başta olmak üzere Avrupa'da kendilerini örnek alacak işçilerin zaferine bağlamıştı...

O beklenti gerçekleşmeyince iş başa düştü ve Rusya'nın sosyalist devrimcileri savaşın yıktığı ülkelerini neredeyse çıplak ellerle yeniden kurmaya girişti...

Lenin, bir gün sosyalizme dönüşmesini umut ederek o eseri 'devlet kapitalizmi' olarak niteledi... Stalin ise ona 'tek ülkede kurulan sosyalizm' adını verdi!

***

Kısacası, o zamandan bugüne 'sosyalizm', bir yandan somut bir gerçek olarak oluşup gelişirken aynı zamanda bir 'ütopya' olarak kalmaya devam etti...

Zaman zaman bu serüvene katılanların bir bölümü 'sosyalizm' yaftasını üzerinden attı, ama bu sosyalist özlemlerin ya da 'ütopya'nın ölmesi anlamına gelmedi...

Hayal edildiği gibi olmasa da sosyalist deneyler ve idealler dünyayı olumlu anlamda değiştirdi ve geliştirdi.

***

Birinci Dünya Savaşı başlarken, o dönemde II. Enternasyonal adı verilen uluslararası örgüte mensup partilerin tamamı, kendi sınıflarının değil kendi uluslarının savaşını vermeyi tercih etmişti...

Onları 'dönek' olarak adlandıran ve sosyalizmin ancak işçi sınıfının enternasyonal dayanışması sayesinde oluşabileceğini düşünen Lenin, o dönemin en güçlü kapitalist ülkeleri olan İngiltere ve Almanya'daki işçi partilerinin Rusya'daki sosyalist devrime tavır alması üzerine devrimini 'ulusal' bir çerçeve içine yerleştirmek zorunda kalmıştı... Onun ardılı olan Stalin ise dünyanın en büyük devrimcisi değil ama Sovyet Rusya'nın 'kurucu babası' olmayı tercih etti...

Çin devriminin lideri Mao da ülkesinin başına geçince ulusların bağımsızlık mücadelesine dayanan bir devrim modeli geliştirdi.

'Devam edecek)