Bir önceki yazımızda Lübnanlı yazar Amin Maalof'un Beyrut'taki patlamanın sorumlusunun 'demokrasi' adı altında kurulan, ama aslında ülkenin kaynaklarının etnik ve dinsel cemaatler tarafından 'kota sistemiyle' yağmalanmasına dayanan 'sistem' olduğu görüşünü aktarmış...
Ve onun, 'her alanda yetersiz ve kokuşmuş' olarak adlandırdığı bu sistemde egemen olanın halk değil 'yeteneksizlik, yozlaşma, rüşvet ve sorumsuzluk' olduğu şeklindeki saptamasına dikkat çekmiştik...
Bugün, özellikle 'gelişmekte olan' ülkelerdeki 'demokratik' rejimlerin hemen tümünde görülen bu tür hastalıkların nedenlerine bir göz atacağız.
***
Bu konuda herhangi bir fikir ileri sürmeden önce bir gerçeği vurgulamakta yarar var...
'Demokrasi' sorunu özünde 'modernleşme', başka bir deyişle 'teknolojik gelişme' sorunuyla yakından ilişkilidir...
'Modern demokrasiler' de, esas olarak 'kişisel bağımlılığa dayanan' eski 'feodal' ilişkilerin tasfiye edilerek yerine sanayi toplumunun ihtiyaç duyduğu 'özgür' bireyleri yaratan kapitalist ilişkilerin geçirilmesi ihtiyacından doğmuşlardır.
***
Daha önce de 'demokrasi' sözcüğünün eski Yunanca 'halkın iktidarı' anlamına geldiğini söylemiştik...
Ne var ki, ne eski Yunan toplumunda bazı sitelerde uygulanan demokrasilerde ne de modernleşme yolunda adımlar atan ve 'insan hakları beyannamelerini' Anayasalarına koyan toplumlarda halk gerçekten gücü elinde bulundurabilmiştir ...
Kural olarak, 'halkın hakları' her zaman halk adına hareket eden tüccar, sanayici ya da asker egemen zümreler tarafından kullanılmış, emekçi halk, bazı ülkelerde o da uzun mücadelelerden sonra bu hakları bir ölçüde eline geçirebilmiştir.
***
'Anayasal' ya da 'demokratik' hakların toplumun daha geniş kesimleri tarafından kullanıldığı 'parlamenter demokratik' Batı toplumlarında bile bu hakların her zaman pamuk ipliğine bağlı olmasının ve savaş ya da kriz dönemlerinde hemen rafa kaldırılabilmesinin nedeni budur...
İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya ve İtalya gibi 'demokratik' ülkelerin kolayca faşist diktatörlüklere dönüşmesi bunun en açık örnekleridir...
'Gelişmekte olan ülkelerde' ise 'demokrasi'nin toplumsal tabanı daha da zayıftır; çünkü bu ülkeler 'Batılı' ülkelerin sanayileşme sürecinde sağladıkları ekonomik güce hiçbir zaman erişememişlerdir.
***
Batılı ülkelerde yaşanan 'demokratikleşme'nin bir başka itici gücü de dünyanın daha az gelişmiş bölgelerinin sömürgeleştirilmesidir...
Sömürgelerden yağmalanan kaynaklar, 'metropol' ülkelerde 'alt sınıflara' belirli özgürlüklerin tanınmasını mümkün kılan bir refah düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmuşlardır...
'Gelişmekte olan ülkeler' ise hemen tamamen 'sömürge ve yarı-sömürge' ülkelerin siyasi bağımsızlık kazanmalarıyla kurulmuş; siyasi bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da emperyalist ülkelerin kurduğu ekonomik bağımlılık ağları içine alınarak merkez ülkelere kaynak aktarmaya devam etmişlerdir.
***
O nedenle bu ülkelerin uluslaşma süreci hiçbir zaman doğal seyrini izlememiştir...
Bu gelişme genellikle emperyalizme ekonomik bağımlılık nedeniyle yozlaşarak 'dumura' uğramış...
Siyasi bağımsızlıklarını ekonomik bağımsızlıkla bütünleştirmek isteyen ülkeler ise emperyalist ülkelerin doğrudan ya da dolaylı işgal, ambargo, engelleme girişimleri nedeniyle bölünmüş, parçalanmış ya da tecrit edilmişlerdir.
***
Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde 'demokrasi' ve onu sağlayan 'uluslaşma süreci' iki yönden baskı altındadır...
Birincisi, 'dışarıdan' yani emperyalist ülkelerden gelen doğrudan ya da dolaylı engellemeler... İkincisi, bu ülkelerin zayıf ekonomik yapıları nedeniyle tasfiye edemedikleri kabilecilik, cemaatçilik, etnik şövenizm gibi 'arkaik' yapıların direnişleri...
Kural olarak bu iki güç, söz konusu ülkelerin 'ulusal' ve 'demokratik' güçlerine karşı ittifak halindedir ve çoğu zaman onları bastırmayı, engellemeyi başarmışlardır.
(Devam edecek)