Önceki yazımızda ABD'nin 'sponsorluğunda' Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere tarafından, Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu'da güçlenmesini önlemeye yönelik olarak 1955 yılında kurulan Bağdat Paktı'nın ABD ve İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Kuzey Atlantik bölgesinde kurdukları NATO'nun Sovyetler Birliği'ni çevrelemek amacıyla başka bölgelere yayılması planının bir parçası olduğunu söylemiştik...
Bağdat Paktı'nın oluşturulmasından bir yıl önce, 1954 yılında ABD, İngiltere, Avustralya, Fransa, Yeni Zelanda, Filipinler, Tayland ve Pakistan tarafından Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO) adıyla Sovyet-Çin blokunu güneyden kuşatacak bir askeri pakt oluşturulduğunu da bu arada hatırlatalım.
***
Bağdat Paktı gibi Ortadoğu ağırlıklı bölgesel bir askeri ittifakta Güney Asya'da yer alan Pakistan gibi bir ülkenin de yer almış olması garip karşılanabilir...
Ancak ABD'nin yaptığı küresel egemenlik planlarında 'Ortadoğu' denildiği zaman Türkiye'den başlayıp Güney Asya'ya kadar uzanan 'Büyük Ortadoğu'nun anlaşıldığını unutmamak gerekir...
O nedenle Bağdat Paktı'nın çekirdeği, sözü edilen bölgenin iki ucunda yer alan Türkiye ile Pakistan arasında imzalanan bir güvenlik anlaşmasıyla oluşturulmuştur.
***
Pakistan'ın bu pakta alınmasının bir diğer önemli nedeni de şudur:
Batı'nın sömürge sisteminin dağılmaya başladığı o yıllarda siyasal bağımsızlığını yeni kazanan ülkeler, bu süreçte kendilerini desteklemiş olan Sovyetler Birliği ve Çin gibi ülkelere yakınlık duyuyorlardı...
İngiltere'den bağımsızlığını elde eden Hindistan da bu ülkelerden biriydi...
'Yeni sömürgecilik' yöntemleriyle İngiltere'nin eski sömürgelerini ele geçirmeye çalışan ABD, Gandi ve onun ölümünden sonra iktidara gelen Nehru yönetimlerinde Hindistan'ı kendi yörüngesine çekmeyi başaramamıştı...
Ancak bağımsızlık sonrasında Hindistan'da yaşayan Müslümanların kurduğu Pakistan, sınır anlaşmazlıkları nedeniyle Hindistan ile çatışmaya girmişti ve bu ülkeye karşı ABD'nin desteğini elde etmeye çalışmaktaydı...
O dönemde NATO'nun en sadık müttefiki olarak öne çıkan Türkiye, Müslüman Pakistan'ın kendisine duyduğu yakınlıktan yararlanarak Pakistan'ı NATO'nun Ortadoğu'daki uzantısı olarak kurulması planlanan Bağdat Paktı'na (daha sonra CENTO adını alacaktır) katılmaya ikna etti. Böylece Türkiye aracılığıyla Yugoslavya'nın ABD yönetimindeki Batı'ya entegre edilmesini amaçlayan İkinci Balkan Paktı'nın ardından bir de Pakistan'ı Batı'ya bağlayan 'Türkiye-Pakistan Paktı' oluşturuldu...
Bu pakt sonradan Irak, İran ve İngiltere'nin de katılımıyla kurulacak Bağdat Paktı'nın çekirdeği oldu.
***
Garantörlüğün risklerinin tartışıldığı bu yazı dizisinde Bağdat Paktı üzerinde uzunca durmamızın nedeni, sözde Ortadoğu'nun güvenliği için kurulan bu paktın Türkiye'yi bizzat paktın ortağı olan Irak'la savaşın eşiğine kadar getirmiş olmasıdır...
Bu olayın ayrıntısına girmeden önce NATO'nun uzantısı olarak kurulan Bağdat Paktı/CENTO ve SEATO gibi paktların, Sovyetler Birliği ve Çin'i kuşatmanın yanı sıra bağımsızlığını yeni kazanmış olan ülkeleri denetim altında tutmayı da amaçladığını hatırlatalım...
Dolayısıyla kendilerine sözde bağımsızlık tanınmış olan ancak eski sömürgeci devletlerin kuklaları tarafından yönetilen Irak gibi bazı ülkelerdeki muhalefet hareketleri de bu paktın üyeleri tarafından 'Sovyet ajanları' ya da 'gizli veya açık komünistler' olarak tanımlanıyor ve siyaset sahnesinden tasfiye edilmek isteniyorlardı. Bu tür muhalefet hareketlerinin bir şekilde iktidara gelmesi ise 'yabancı bir ülkenin dolaylı olarak dost ülkeye saldırısı' (!) olarak değerlendiriliyor ve Paktın diğer üyeleri iktidarı eski sahiplerine iade etmek için bu ülkeye müdahale edebiliyorlardı.
***
Irak'ta olan tam da buydu...
Paktın imzalandığı dönemde Irak'ı Kral II. Faysal ve onun Başbakanı Nuri Sait idare ediyordu. Irak'taki sömürge yönetiminin devamı niteliğindeki bu hükümete karşı ülke içinde yoğun bir muhalefet vardı...
Bu muhalefet, İngiltere ve ABD'nin ülkenin içişlerine müdahalesine imkan tanıdığı için Irak'ın söz konusu pakta girmesine karşı çıkıyordu. Gerçi Paktın metninde, bırakın iktidar değişikliği nedeniyle müdahaleyi, taraflardan birine yabancı bir ülkenin saldırması halinde bile diğer üyelerin saldırıya uğrayan üyeye askeri yoldan yardım etmesini zorunlu kılan bir madde yoktu. Ancak, günümüzde olduğu gibi o dönemde de kağıt üzerindeki maddeler günün şartlarına göre yorumlanıyordu.
(Devam edecek)